İnsan, kendine yaklaştığı kadar insandır; ruhunu duyabildiği kadar yaşar.

İnsan olabilmek, insan kalabilmek ve insanca yaşayabilmek…
Aslında bütün derdimiz bu değil mi?

Hayatın içerisinde yer almak, kendimize ait bir alan oluşturmak, bu geçici ömrümüzde zamanı dur diyemeden kendi anlarımızı yakalamak… Bütün çabamız bunun üzerine değil mi? Oysa her şey insana bakmakla başlıyor; insanı görebilmekle… Ya da gerçekten içimizdeki insanı görebiliyor muyuz? Karşımızdaki insanı yeterince tanıyabiliyor muyuz?

İnsan derken; insanın içindeki, dışındaki, ruhundaki, bedenindeki ne varsa… Özüne ne kadar yakınız?

Günümüz insanlığı konusunda şüphelerim var maalesef. Kendimizden o kadar uzaklardayız ki… Öyle uzaklara düşmüşüz ki yolumuz artık gurbette değil; sıla hasreti de çekmiyoruz. Belki bazı duygular vardır; geçmişte hep güzelliklerle yaşanır, hissedilir, anlatılır… Ama o duyguların günümüzde yeri ne? Özlem, hasret, kavuşma, sıcaklık… “İçinden gel” deyince sevmek, âşık olmak… Bu duygular gerçekten anlamını bulacak kadar yaşanabiliyor mu?

Yazımızın başında dedik ya: İnsan olabilmek, insan kalabilmek ve insanca yaşayabilmek…
İnsanca yaşayabilmek için önce insanın mutluluğu, huzuru ve samimiyeti hissetmesi gerekir. Kendi iç evreninden insana baktığında hem kendini hem karşısındaki insanı görebilmesi gerekir.

Bütün bu gereklilikler, sadece kelime anlamında kaldığı için günümüz insanına isyan edilecek, inkâr edilecek bir kavram gibi geliyor. Hâlbuki gereklilik; bize ait olduğumuz yeri ve ancak insanlarla tamamlanabileceğimiz o alanı gösterir.

Asırların deneyimleri, gerek sözlü gerek yazılı alanlarda bize hep bir şeyleri anlatır durur. Ama insan önüne ne zaman bakar ki? Ya da önünde neyi görür ki?

İşte görme melekesi, içindeki insanın sesini duyabilmekle başlar. İçindeki insanın sesini duyduğunda, işte o zaman kelimeler akar gider. Belki de zamana “dur” diyemesek de, zamanın içinde kendimize ait olanı bulduğumuz anı bize hatırlatır.

Eylem planımızda önce şu soruların cevabını bilmemiz gerekir:
Neyi üretiyoruz? Ne kadar üretiyoruz? Ne için üretiyoruz?
Anlık, geçişken ve sadece o anın algısını iptidai bir şekilde tüketen bütün kaçaklardan kurtulmamız gerekir aslında.

Ben 1 Nisan 2026 Çarşamba günü saat 16.45’te çok mutlu bir insandım.
Aslında yazımın giriş cümlesi de bu olacaktı. “Ben mutlu bir insandım” değil; “çok mutlu bir insandım.”

Çünkü bizi değerli kılan en önemli olgular olan saygıyı ve sevgiyi, güzel bir birlikteliğin ortaya koyduğu bir etkinlikte yaşadık.

Kütüphanecilik Haftası kapsamında, Muğla Hoca Mustafa Efendi İl Halk Kütüphanesi Müdiremiz kıymetli arkadaşımız Pınar Dengiz koordinatörlüğünde bir şiir dinletisi yapalım istedik. Bu dinletide, Cumhuriyet’i kucaklayan ve onu ruhlarında yaşatan şairlerimizin seçkin şiirlerinden oluşan bir program hazırladık.

“Şairle Gelen Mısralarda Kalan” ifadesi bizim çıkış noktamız oldu.

Muğla Sanatseverler Derneği’nin kıymetli başkanı, güzel insan Sadettin Özbek ile; profesörü, öğretmeni, kütüphanecisi, öğrencisi, emeklisi… Şiire gönül vermiş, şiirin rotasında gönül ikliminde buluşmuş insanlarla bir araya geldik. Beklentimizin çok üstünde, uzun zaman hafızalarda yaşayacak güzel bir etkinlik gerçekleştirdik.

Şairlerin gönüllerinden akıp gelen mısralar, Muğla Müzesi Mustafa Babuçoğlu Salonu’ndaki herkesin gönlünde yepyeni tohumlar ekti. Umuda dair, insana dair ve insanın her daim hak ettiği güzelliklere dair…

İşte o an ben çok mutluydum.
İnsan olmanın ne kadar güzel bir armağan olduğunu hissettim.

O an o kadar kıymetliydi ki… Şair ruhum, şiirin insana armağan edilmiş özgürlüğünü bana bir kez daha yaşattı.

Program sırasında öğrencilerimin gözlerinin içine baktım, şiir okuyanları gözlemledim. Sonra arkama döndüm, seyircilere baktım… Herkes şiirin insan ruhuna kattığı bütün güzellikleri yaşıyordu.

İnsan, insanca yaşayabilmek ve insan kalabilmek için önce ruhunu beslemeli.
Ruhu besleyen en önemli kaynak, hatta belki de biricik kaynak… Sanattan başka ne olabilir ki?