Özel Danışman Levent Arkan ile ilgili Bodrum 10 Asliye Ceza Mahkemesinde verilen 1 yıl 6 ay hapis cezası Denizli Bölge Adliye Mahkemesi 2. Ceza Dairesinde onaylandı. Danışman hala görevinde mi? Şanlıurfa’da dün gece oynan play-off karşılaşması ne oldu, Pazartesi günü ne olacak? Ahmet Aras Başkan’ın Fethiye’de yaptığı Osman Gürün göndermelerinin nedeni nedir, ne yapılmaya çalışılıyor?

Bu nasıl bir iki yüzlülük ve eyyamcılıktır?

O kadar çok soru var ki…

Ne olacak bu 2026 Turizminin içler acısı hali? Dalaman ve Ortaca Belediyesi’nde devam eden ibretlik olaylar ne zaman nasıl sonuçlanacak? Antalya Büyükşehir Belediye Başkan Vekili Av. Büşra Özdemir, CHP’nin Muğlalı önceki dönem PM Üyesi Alkım Denizaslanı’na ne danışacak?

Daha pek çok yanıtı aranan, sorulan soru var ki… Şunu şu gün, bunu bu güm yanıtlarız derken gazozun gazı kaçıyor, yenileri geliyor…

İşte dün Levent Arkan’ın tekrar hapse girme ihtimalini yükselten karar Denizli’den gelirken, Muğla 3. Asliye Ceza Mahkemesi’nden de “Muğla’da İmamoğlu protestosu davasının” dün görülen son duruşmasından çıkan karar geldi: karar: 9 kişiye 6 ay hapis…

Muğla’da, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun gözaltına alınmasını protesto etmek amacıyla düzenlenen eylem sonrası açılan davadan çıkan kararda aralarında CHP Muğla İl Başkanı Nail Kızıl ve Marmaris Belediye Başkanı Acar Ünlü’nün de bulunduğu 10 sanıktan 9’u için 5 ay hapis cezası verildi ve hükmün açıklanması geri bırakıldı…

*

Demedi demeyin, erken genel seçimde yakında…

Onu da yazarız, kimse merak etmesin bu köşede yanıtsız soru, ele alınmadık konu kalmaz.

Denizli Bölge Adliye Mahkemesi 2. Ceza Dairesinden ve Muğla 3. Asliye Ceza Mahkemesi’nden çıkan kararlara ayrıca bakarız.

MHP’nin Muğla’daki yeni İl Başkanı Emrah Oltulu için ne düşünüyorsun?” diye soranlar da var. İyi düşünüyorum… Kendisi dostumdur. Merak etmeyin onu da yazarız, bugün 1 Mayıs… Bugün “İşçinin emekçinin bayramı…” diyelim…

*

Evet, şimdi ‘işçinin emekçinin bayram edecek neyi var ki’ diyenler de çıkacaktır.

Diyenler, diyecek olanlar haksız da sayılmazlar. Ama en azından bugün “tatil” …!

Biz Türkler bayram tatillerini pek severiz… Dini bayramların ilk iki günü hariç yılbaşı tatili dahil, hangi bayram tatili veya bayramdan kaynaklı tatil olursa olsun öğrencilerle birlikte 657’liler ve kamu çalışanları dışında kalan ameleler ve özel sektör çalışanları o tatillerden yararlanamazlar. Yararlananlar bu haksızlığı ya da eksikliği içlerine nasıl sindirirler, 1 Mayıs meydanlarında mikrofona, megafona konuşurken bu durumu nasıl akıl edemezler, etmezler hala anlayabilmiş de değilim!

Ülkemizde “sendikal mücadelenin” daha sanayileşmenin “S”sinin olmadığı, “matbaa” dahil el sanatlarının ve zanaatın da Ermeni, Rum ve Yahudi cemaatlerin ellerinde olduğu yıllar ta Osmanlı döneminde başladığını, gerçek anlamda sendikal hakların özellikle 1960’lardan sonra güç kazandığını ve 1961 Anayasası ile ‘grev ve toplu sözleşme hakkının’ elde edildiğini görüyoruz.

1 Mayıs kutlamalarına gelince hep yasaklı, yasaklı olmadığında da sorunluydu. Yığınsal kutlamalar hafta sonuna denk geldiğinde hakkıyla yapılabilirdi. Çünkü 1 Mayısresmi tatil” kabul edilmiş bir günde değildi. Ki 1 Mayıs bu ülkede yasaklanmasının dışında “Bahar Bayramı” olarak da kutlandı… CHP’li Belediye’nin Kışla Park’ta yetkili sendikalarıyla piknik yaptığını da biliriz.

Yani Türkiye Solu ve Türkiye İşçi Sınıfı mücadelesi ile rahmetli Bülent Ecevit’in de sayesinde önce “sigorta” hakkı ve sonra “sendikal hak ve özgürlükler” elde edilirken 25 yıl önce de 1 Mayıs’ın “tatil” olması sağlanmıştır. 1 Mayıs İşçi ve Emekçi Bayramı, Türkiye'de 27 Nisan 2009 tarihinde Resmi Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe giren yasa ile resmi tatil kabul edilmiştir.

Yani hiç değilse bu tatilin bayramı yapılır!!!

*

1 Mayıs, yani Emek ve Dayanışma Günü, sadece bir kutlama değil; tarih, mücadele ve umutla dolu bir gün… Peki bugün de ne yazılır? Google amcaya ve torunu Yapay Zekaya sordum. Bakın neler dedi:

1. Duygusal ve anlamlı bir metin yazılabilirmiş;

Emekçilerin görünmeyen yükünü, alın terini ve hayatın her alanına dokunan katkılarını anlatabilirsin. Fabrikalardan ofislere, tarlalardan sokaklara kadar emeğin izini sürmek güçlü bir tema olurmuş.

2. Tarihsel perspektif ele alınabilirmiş;

1 Mayıs’ın kökenine, özellikle Haymarket Olayı gibi dönüm noktalarına, 15-16 Haziranlara, Taksim katliamına ve o meydanın hala “Yasaklı Meydan” olmasına değinerek bugünün nasıl kazanıldığı anlatılabilirmiş. Bunlar, metnine derinlik katarmış.

3. Toplumsal mesaj verilebilirmiş;

Adalet, eşitlik, işçi hakları, insanca çalışma koşulları gibi konulara vurgu yapabilirmiş. Günümüzde hâlâ devam eden sorunlara dikkat çekmek etkili olurmuş.

4. Kısa ve vurucu sözler kullanılabilirmiş;

Sosyal medya için daha kısa ama etkili cümleler tercih edebilirmiş… “Emeğin sesi susturulamaz.”, “Alın teri en büyük değerdir.”, “Daha adil bir dünya, emekle mümkün.” gibi.

Dün ben bunlara sosyal medya paylaşımımda “İnsanın eniğinden çalışanın emeğinden daha yüce ne olabilir ki...” sözümü ekledim…

Bir de 5 var. Şöyle:

5. Umut ve dayanışma teması işlenebilirmiş;

Sadece geçmişi değil, geleceğe dair umutları da yazabilirmişiz. Birlik, dayanışma ve değişim vurgusu güçlü bir kapanış sağlarmış…

*

İşimiz yapay zekaya kaldıysa Yeni Türkü’nün o güzel şarkılarından birini yazıp bırakabilirdim bugün sizlere…

Bunca gevezeliğe ne gerek var: İşte geliyor fırtına:

Bak işte yaklaşıyor fırtına / Bak yine yükseliyor dalgalar / Yollardan sonra / Yıllardan sonra / Şarkı söylüyor çocuklar / … / Yeniden yan yana onlar /

Ne geçmiş tükendi / Ne yarınlar / Hayat yeniler bizleri…

*

Emek Var, Güç Nerede?

Emek ve Dayanışma Günü her yıl geliyor. Meydanlar doluyor, sloganlar atılıyor, mesajlar paylaşılıyor. Peki sonra? Ertesi gün ne değişiyor?

Bir zamanlar bu ülkede işçiler sadece çalışmazdı, söz de söylerdi. 15-16 Haziran Olayları gibi kırılma anlarında, emeğin gücü sokakta somutlaşırdı. Hak verilmez, alınırdı. Sendika, tabeladan ibaret değil; bir duruştu.

Sonra ne oldu? 1980 Darbesi sadece siyaseti değil, emeğin sesini de susturdu. Sendikalar ya zayıflatıldı ya da ehlileştirildi. Mücadele kültürü yerini “idare etme” anlayışına bıraktı.

Bugün geldiğimiz noktada tablo net: Kâğıt üzerinde haklar var. Yasalar var. Sendikalar var. Ama gerçek güç? Tartışmalı…

*

Bir işçi sendikaya üye olurken hâlâ “işten atılır mıyım?” diye düşünüyorsa, orada özgürlükten söz etmek zor. Bir sendika, üyelerinden çok başka odaklara kulak veriyorsa, orada temsilden söz etmek zor. Ve eğer emek, kendi örgütünde bile kendini güçlü hissetmiyorsa, orada gerçek sendikacılıktan söz etmek daha da zor.

Ama mesele sadece eleştirmek değil. Çünkü emek hâlâ var. Fabrikada var, ofiste var, kuryede var, tarlada var. Sorun emeğin yokluğu değil; örgütlü gücünün zayıflığı.

Peki nasıl olmalı?

Sendika, işçinin arkasında değil yanında durmalı. Korkunun değil dayanışmanın adresi olmalı. Siyasetin gölgesinde değil, emeğin ışığında yol almalı. Gerçek sendikacılık, aidat toplayan değil; bedel ödemeyi göze alan bir yapıdır. Ve o yapı, yukarıdan kurulmaz—tabandan doğar.

Bugün belki ses daha kısık. Ama tamamen susmuş değil.

Soru ise şu:

O sesi büyütecek irade var mı?

Emek, dayanışma ve mücadele gününüz kutlu olsun…

--------------- --------------

GÜNÜN SÖZÜ; Yalan dört nala gider. Hakikat ise adım adım yürür, fakat yine de vaktinde yetişir. --Japon Atasözü