Akbük’te Turizm, Konfor ve Doğa
“Prada ayakkabısı çamur olmasın diye doğayı düzeltiyoruz;
sonra buna turizm diyoruz.”
Cehenneme Övgü bir metafordu; Akbük’te ise gerçeğe dönüştü.
Gündüz Vassaf, psikolog, yazar ve düşünürdür. Uzun yıllardır modern hayatın, tüketim kültürünün ve iktidar ilişkilerinin insan üzerindeki etkilerini eleştirel bir dille ele alır. Cehenneme Övgü adlı kitabında, turizmi masum bir gezme faaliyeti olarak değil; gittiği yeri dönüştüren, çoğu zaman da tüketen bir zihniyet olarak ele alır. Vassaf’a göre turizm, doğayı tanımaktan çok onu konfora uyarlamaya çalışır; rahatsız edici olanı ayıklar, yaşamı steril hâle getirir.
Bugün yaşadıklarımız, bu tespitin sahadaki karşılığıdır.
Modern turizmin derdi doğayla temas etmek değil, doğayı konfora uyarlamaktır. Doğa olduğu hâliyle kabul edilmez; düzeltilir, sadeleştirilir, kontrol altına alınır. Çünkü doğa böceğiyle, sesiyle, düzensizliğiyle rahatsız edicidir.
Turist ne ister?
Bunu açık açık yazmak gerekir:
– Böcek olmasın.
– Gürültü olmasın.
– Sessizlik olsun ama yaşam olmasın.
– Manzara olsun ama sürpriz yapmasın.
– Her şey “doğal” görünsün ama kontrol altında dursun.
– Prada ayakkabısı çamur olmasın.
– Beyaz keten pantolon leke tutmasın.
– Çocuğu denize girsin ama yosun değmesin.
– Gün batımı olsun ama sinek olmasın.
– Keçi geçmesin, horoz ötmesin, köpek havlamasın.
– Toprak görünsün ama ayağa bulaşmasın.
– Köylü olsun ama uzakta dursun.
– Yerel hayat olsun ama kadrajın dışında kalsın.
– “Otantik” dursun ama plansız olmasın.
– Doğa Instagram’da güzel çıksın ama gerçek hayatta zahmetli olmasın.
Sorun tam da burada başlar.
Çünkü doğa bu isteklerle yaşamaz. Bunları ayıkladığınızda geriye doğa değil, dekor kalır.
Vassaf’ın anlattığı şey tek tek turistlerin niyeti değil; bir zihniyettir. Bu zihniyet bazen büyük otellerle, bazen dev tesislerle ortaya çıkar. Bazen de daha masum görünen biçimlerle. Sorun yapının büyüklüğü değil, mantığıdır.
Mesela masum bir fikir gibi sunulan tiny house…
Bu, konfor ahlakının en temiz yalanıdır. “Küçük”, “zararsız”, “doğayla uyumlu” denir; böylece vicdan rahatlatılır, itirazlar daha baştan susturulur. Oysa yapılan şey son derece nettir: Doğa yine rahatsız edici bulunur ve yine düzeltilir. Toprak çamur yaptığı için kazılır, böcek olduğu için ilaçlanır, sessiz olmadığı için bastırılır. Ev küçülür ama tahakküm küçülmez.
Tiny house, büyük turizmin hoyratlığı değildir;
onun rafine edilmiş, daha kibar, daha estetik hâlidir.
Aynı talep sürer: Doğa uyum sağlasın, insan zahmet çekmesin.
Aynı beklenti korunur: Prada ayakkabısı çamur olmasın.
Sorun tek bir tiny house değildir.
Asıl sorun, bunun emsal oluşturmasıdır.
Bir koyda “zararsız” denilen üç-beş yapı,
yarın aynı gerekçeyle onlarcasına kapı aralar.
Doğa bir kez delindiğinde,
arkasından imar mantığı gelir.
AKBÜK: GÖZ GÖRE GÖRE KAYBOLAN BİR KOY
Akbük Koyu bugün bunun en somut örneklerinden biridir.
Muğla’nın en hassas koylarından biri olan Akbük’te, tiny house adı altında yapılan müdahaleler Akbük’ün doğal dokusunu açıkça bozmuştur. Kıyı şeridi fiilen parsellenmiş, kamusal alanlar çitlerle çevrilmiş, doğa özel mülk gibi kullanılmaya başlanmıştır. Tepkiler üzerine bazı yapılar mühürlenmiş olsa da mesele birkaç yapı değildir; bu anlayışın normalleşmesidir.
Akbük gerçekten kötü durumdadır.
Bu bir abartı değil, artık bir gerçektir.
Sorun yalnızca tiny house değildir.
Bugün adı tiny house olur, yarın karavan olur, öbür gün “ekolojik tesis” olur.
Değişen isimdir; zihniyet aynıdır.
YİNE SORALIM: AKBÜK’TE YETKİ KİMDE?
“Asıl mesele yetki değil” demek kolay.
Ama bu ülkede yetki sahada bol bol kullanılıyor,
şehirde ise ısrarla buharlaştırılıyor.
Koya gidildiğinde herkes yetkili.
Ama şehirde masaya gelince kimse yok.
Yetki, koya inince var;
sorumluluk, kente çıkınca kayboluyor.
Yetkiyi sahada kullanan, şehirde de hesabını verecek.
Koyda “ben yetkiliyim” diyenler,
şehirde de işini yapacak.
Merkezi yönetim, yerel yönetimler, bakanlıklar, belediyeler,
üniversiteler, meslek odaları, STK’lar…
Herkes masaya oturacak.
Yetki parçalı olabilir.
Ama parçalı yetki, dağınık sorumluluk demek değildir.
Bugün masaya oturmayanlar,
yarın “nasıl oldu?” diye sorma hakkını kaybeder.
HER ŞEY TURİZM Mİ, HER ŞEY PARA MI?
Bir noktada durup sormak gerekiyor:
Gerçekten her şey turizm mi?
Ve gerçekten her şey para mı?
Bugün bu ülkede ne tartışılsa,
birileri mutlaka “turizm” diyor.
Koy bozulur, turizm.
Kıyı kapatılır, turizm.
Orman kesilir, turizm.
Turizm bir faaliyet olmaktan çıktı;
her müdahaleyi meşrulaştıran bir etiket hâline geldi.
Oysa her yer turizm olmak zorunda değildir.
Her koy otel olmak zorunda değildir.
Her sahil para kazanmak zorunda değildir.
Bir yerde her şey turizm oluyorsa,
orada yaşam geri çekiliyordur.
PEKİ, GERÇEKTEN PARA GETİRİYOR MU?
Sanıldığı kadar değil.
Turizm geldiğinde büyük para yerelde kalmaz.
Otel zincirindir, tesis başkasınındır, marka dışarıdandır.
Yerel halka kalan ise çoğu zaman
satılan birkaç gözleme, bir iki kovan bal olur.
Buna “yerel kalkınma” denir.
Oysa olan şudur:
İnsan, kendi toprağında
seyyar satıcıya dönüşür.
Doğayı kaybedersin,
yaşam alanını kaybedersin,
sonra bunun karşılığında
tezgâhın ucundan payına düşenle avunman beklenir.
Satılan birkaç gözleme,
bir iki kovan bal;
koca bir koyun bedeli değildir.
Bu bir kalkınma değil,
teselli ekonomisidir.
SON SÖZ
Akbük bugün bir tercihle karşı karşıyadır.
Ya gerçekten korunacaktır,
ya da korunuyormuş gibi yapılarak yavaş yavaş yok edilecektir.
Cehenneme Övgü bir uyarıydı.
Akbük’te yaşanan ise bu uyarının bilerek duymazdan gelinmiş hâlidir.
Doğayı korumak romantizm değil, yurttaşlıktır.
Bu yüzden Akbelen Ormanı’nda, kıyılarda, koylarda, meralarda talana “dur” diyenlere;
yalnız bırakılmayı, hedef gösterilmeyi ve bedel ödemeyi göze alan
çevre direnişçilerine selam olsun.
Çünkü bugün susanlar,
yarın “nasıl oldu da bu hâle geldi?” diye sorma hakkını kaybeder.
Ve doğa,
bir kez kaybedildi mi,
geri gelmez.