(Bu ülkede emekliler ve yaşlılar ölmüyor; yoksullukla, yalnızlıkla ve sistem dışına itilerek yavaş yavaş siliniyor.)

Bazen düşünüyorum…

Bu ülkede emekli olmak, “hayatta kalmayı başarmak” değil; yavaş yavaş silinmek demek.

Madem maaş yetmiyor,

madem pazar filesi boş,

madem hastaneler ebesinin örekesinde,

madem oturacak bank bile kalmadı…

O zaman soruyorum:

Emeklileri öldürsek mi?

Bakın yanlış anlamayın…

Bunu bir nefretle değil, bir “devlet aklıyla” soruyorum!

Zaten devlet aklı dediğin şey artık merhamet değil; maliyet hesabı yapıyor.

Bir emekli, bütçede “yük”.

Bir yaşlı, sistemde “fazlalık”.

Bir Fikriye teyze, istatistikte “gereksiz kalem”.

Öyle değil mi?

1) Maaş Yetmiyor… Zaten Açlıktan Ölüyorlar

Emekli maaşıyla yaşamak değil, direnmek gerekiyor.

Market raflarında hayat pahalı,

emeklinin cebinde hayat ucuz.

Eskiden emekli maaşıyla “ev geçindirilirdi”.

Şimdi emekli maaşıyla ancak bir şey geçindiriliyor:

İnsanın umudu.

O da birkaç ay sonra bitiyor.

2) Hastane Var Ama Yok

Hastane sırası alıyorsun,

randevu tarihi geliyor:

2057.

Muayene olmak için akıllı telefon lazım,

telefon için para lazım,

internet lazım,

e-devlet lazım,

şifre lazım,

kod lazım,

bildirim lazım.

Ama en çok ne lazım biliyor musunuz?

Yanında bir genç lazım.

Çünkü bu ülke yaşlılara şunu söylüyor:

“Tek başına yaşamaya çalışma.

Bu sistem senin yaşına göre yapılmadı.”

Peki kimsesi olmayan Fikriye teyze ne yapacak?

Telefonu titriyor, ekran kararıyor,

“SMS doğrulama kodu” geliyor,

Fikriye teyze kodu okuyamıyor.

Gözleri görmüyor çünkü.

Kaldı ki okusa ne olacak?

Parmağı titriyor, tuşlara basamıyor.

Teknolojiyle çözülüyor güya her şey.

Evet çözülüyor.

Ama Fikriye teyzenin hayatı çözülüyor.

3) Park Yok, Bank Yok, Gölge Yok

Eskiden yaşlılar parka giderdi.

Bir bank bulur otururdu.

Bir ağaç gölgesine yaslanırdı.

İnsan seyrederdi.

Hayatı seyrederdi.

Şimdi parklar “yenileniyor”.

Ne demek yenileniyor?

Mermer döşeniyor.

Beton dökülüyor.

Ağaç kesiliyor.

Gölge kaldırılıyor.

Park dediğin yer yaşlı içindir biraz da.

Çocuk içindir.

Kadın içindir.

Yorgun içindir.

Ama biz parkları “fotoğraf fonu” yaptık.

Parklarımızı güzelleştirmedik,

parklarımızı mezarlık estetiğine çevirdik.

Bir ülkenin parkına bakın…

Emekliye verdiği değeri anlarsınız.

4) “Her Şey Dijital” Dediler, İnsanları Sistem Dışına Attılar

(Yaşar Kemal’in Kuşlar da Gitti romanını hatırlayanlar bilir…)

Yaşar Kemal’in Kuşlar da Gitti romanında, insanların artık kuşları azat etmek gibi “incelikleri” unuttuğu o betonlaşmış İstanbul’u hatırlar mısınız? Orada da yaşlılar, değişen dünyaya bakıp “Kuşlar da gitti, her şey bitti” derlerdi. Fikriye teyze, o romanın sayfalarından fırlayıp günümüzün dijital labirentlerine hapsolmuş gibi. Kuşlar gitti, merhamet bitti; geriye sadece “uygulamayı indiriniz” diyen o soğuk ses kaldı.

Devlet dairesi yok,

memur yok,

dilekçe yok.

Var olan tek şey:

“Uygulamayı indiriniz.”

Fikriye teyze indiriyor.

İndiremiyor.

Telefon hafızası dolu.

Zaten 8 yıllık telefon.

Biri yardım ediyor, indiriyor.

Bu kez de şifre unutuluyor.

Şifreyi yenilemek için mail lazım.

Maili açmak için başka şifre lazım.

Şifreyi almak için SMS lazım.

SMS için telefon çekmesi lazım.

Sonuç?

Fikriye teyze, sistemin içinde değil.

Oysa emekli dediğin insan,

bir ömrünü bu devlete vermiş.

Ama devlet ona şunu diyor:

“Sen artık bu çağın vatandaşı değilsin.”

5) Emekliler Ölmesin Diye Değil, Görünmesin Diye Uğraşıyoruz

Bakın biz emeklileri öldürmüyoruz.

Ne yapıyoruz?

Yavaş yavaş görünmez yapıyoruz.

Bankı kaldırıyoruz.

Ulaşımı pahalı yapıyoruz.

Hastaneyi uzağa taşıyoruz.

Maaşı kuşa çeviriyoruz.

Yaşamı daraltıyoruz.

Sonra da “ömrü doldu” diyoruz.

Hayır.

Ömrü dolmadı.

Sabırları doldu.

6) En Büyük Dert: Yalnızlık

Emekliliğin derdi sadece maaş değil.

Asıl mesele şu:

İnsan yaşlanınca, bir gün “fazlalık” gibi hissetmeye başlıyor.

Eşi ölmüş,

çocuğu başka şehirde,

komşuluk bitmiş.

Günler uzuyor, sessizlik büyüyor.

Telefon çalınca seviniyor.

Çünkü artık insanın hayatı şuna indirgeniyor:

“Bugün biri aradı mı?”

Yaşlıların derdi sadece açlık değil;

hayattayken yavaş yavaş unutulmak.

Bazen bir Fikriye teyze için mesele hastane randevusu değil,

bir “günaydın”,

bir “nasılsın”,

bir insanın yüzüne bakıp “Sen hâlâ varsın” demesidir.

Çünkü insanı öldüren şey bazen yoksulluk değil,

kimsesizliktir.

SONUÇ: EMEKLİLERİ ÖLDÜRMEYELİM… ZATEN YAŞATMIYORUZ

Şimdi tekrar soruyorum:

Emeklileri öldürsek mi?

Bence gerek yok.

Çünkü biz zaten onları öldürmenin en medeni yöntemini bulduk:

Yoksullukla öldürmek.

Yalnızlıkla öldürmek.

Görmezden gelerek öldürmek.

“Sistem böyle” diyerek öldürmek.

Ve bunu yaparken de vicdanımızı rahatlatıyoruz:

“Ama teknoloji gelişti.”

“Ama ekonomi kötü.”

“Ama dünya böyle.”

Dünya böyle değil.

Bu ülke böyle.

Ve en acısı ne biliyor musunuz?

Fikriye teyze hâlâ devlete kızmıyor.

Hâlâ dua ediyor.

Çünkü o nesil,

kendisini ezen düzenin bile iyiliğine inanacak kadar

iyi insanlar yetiştirdi.

Biz ise o iyiliği

kayıtsızlığa gömüyoruz.

EK: SAMİMİYET TESTİ

Sevgili AKP Muğla İl ve İlçe Yönetimi,

Geçen sefer CHP’li belediyeye eleştiri yaparken kullandığım park görselini iznim olmadan kendi açıklamanıza ekleyip kullandınız.

Açık söyleyeyim:

Benim derdim artık bu görselin kim tarafından paylaşıldığı değil.

Doğru olan şey paylaşılmalı.

Asıl mesele şu:

Bu halk gerçekten perişan.

Parası değersiz,

canı değersiz,

emeği değersiz,

hayatı değersiz…

Ve biz hâlâ “50 yıl önce siz yaptınız”, “yok sen yaptın” diye birbirimize laf yetiştiriyoruz.

Bu danışıklı dövüşten bu ülkeye hayır gelmiyor.

Bu yüzden size bir çağrım var:

Buyurun, bu görseli de paylaşın.

Ama bu kez bir partiyi suçlamak için değil…

Bu ülkenin emeklisine dair sözünüzü söylemek için paylaşın.

Çünkü emekli, siyaset malzemesi değil.

Emekli, bu ülkenin vicdanıdır.

Buyurun, bu görseli paylaşın. Fikriye teyzeye, Mehmet dedeye çıkın ve projelerinizi anlatın. Çünkü bu ülkeyi siz yönetiyorsunuz. Emekliye dair sözünüz ne?

Bunu duymak istiyoruz.

Çünkü bu halk artık polemik değil, çözüm bekliyor.

Kurtuluş Oğan