(“Ben, ölüleri teraziye koymayan; acıya ‘ama’ eklemeyen komşular istiyorum.”)

Bazen bir ülkenin neden bu kadar gergin, bu kadar öfkeli olduğunu düşünürken meseleyi çok büyütüyoruz.

Oysa sorun belki de daha basit bir yerden başlıyor:

Kiminle yan yana yaşamak istediğimizden.

Bir adım daha atıp şunu sordum kendime:

Kiminle komşu olmak isterdim?

Kiminle aynı apartmanda yaşamak, beni daha iyi bir insan yapardı?

Çünkü birlikte yaşamak, yalnızca aynı binada bulunmak değildir;

aynı vicdan sınırlarını paylaşmaktır.

Bu apartman, bizim yolumuzda, Atatürk Caddesi’nde duruyor.

Tesadüf değil.

Çünkü bu ülkede bazı isimler tabela değildir; kırmızı çizgidir.

Atatürk adı, bu caddeye bir yön değil, bir hat çizer:

Cumhuriyetle, akılla, eşitlikle ve birlikte yaşama iradesiyle.

Bu hat, kimlerin içeride kalacağını değil; kimsenin dışarı atılamayacağını hatırlatır.

Bu caddede herkes tartışabilir, kavga edebilir, düşünebilir.

Ama kimse birlikte yaşamayı inkâr edemez.

Ben kendi adıma şunu istiyorum:

Yan yana yaşadığım insanların beni daha iyi, daha dikkatli, daha vicdanlı birine dönüştürmesini.

Aynı apartmanda olduğum insanların sadece duvar değil; bir ahlâk, bir dil, bir utanç duygusu da paylaşmasını.

Bu yüzden açık açık söylüyorum:

Ben, ölüleri teraziye koymayan komşular istiyorum.

Bir ölümü başka bir ölümle dengelemeye çalışmayan…

Bir acının yanına “ama” ekleyip onu hafifletmeye kalkmayan…

Kimin yasının daha meşru, kimin hatırasının daha az değerli olduğunu tartışmaya açmayan komşular.

Çünkü acının hiyerarşisi olmaz; sadece tanıklığı olur.

Bu apartmanın karşı kapısında mutlaka Hrant Dink oturmalıydı.

Çünkü bazı insanlar komşu değildir; mahalle olur.

Hrant, kapıyı açtığında insanın kendini savunmaya geçmediği nadir insanlardandı.

Ne bağırırdı ne suçlardı.

Sadece hatırlatırdı:

Aynı acıya bakmayı beceremezsek, aynı ülkede yaşamıyoruz demektir.

O bakış, insanı haklı çıkarmaktan çok, insan kalmaya zorlayan bir bakıştı.

Onunla aynı apartmanda yaşasaydık,

bir ölümden sonra “ama” diye başlayan cümleler kurmak bu kadar kolay olmazdı.

Birinin acısını, başka bir acıyla yarıştırmayı ayıp sayardık.

Üst komşum Kemal Tahir olsun isterdim.

Tarihi zafer masallarıyla değil, yenilgilerin içinden okuyan biri.

Bu topraklarda meselenin kahramanlık değil,

insanın devletle imtihanı olduğunu her karşılaşmada hatırlatan bir komşu.

Yan dairede Yaşar Kemal otursun isterdim.

İnce Memed’in isyanını slogan sanmayanlardan…

Bilirdim ki onun gürültüsü kavga değil,

ezilenin sesini duyurma çabasıdır.

Bu mahallede yoksulluk kader diye anlatılamazdı.

Alt katta Uğur Mumcu yaşasın isterdim.

Gece ışığı yandığında bilirdim ki bir yazı değil,

bir karanlık deşiliyordur.

Onun olduğu apartmanda dedikodu değil, kanıt konuşurdu.

Ve herkes susarken bile birilerinin not aldığını bilirdik.

Bir de Mehmet Akif Ersoy olsun isterdim.

Safahat’tan beri bildiğimiz o dindarlıkla…

Haksızlığa susmayan, yoksulluğu kutsamayan bir inanç.

İmanın, konforun bahanesi olmasına izin vermeyen bir komşu.

Akif’in hemen yanında Cemil Meriç yaşasın isterdim.

Bu Ülke’yi ezber sanmayanlardan…

Taraf tutmayı değil, tefekkür etmeyi öğreten biri.

Onun olduğu yerde cehalet yüksek sesle konuşamazdı.

Çünkü yüksek ses, bilgiden değil güvensizlikten beslenirdi.

Bir de bu apartmanda Şevket Süreyya Aydemir olsun isterdim.

Elinde bir bayrakla değil, elinde bir arayışla dolaşanlardan…

Suyu Arayan Adam’daki gibi;

haklı çıkmaktan çok doğruyu aramayı önemseyen bir komşu.

Onun olduğu bir yerde, kimse geçmişini silah gibi kullanamazdı;

çünkü aramanın kendisi zaten bir hesaplaşmaydı.

Bir üst sokakta Ahmet Hamdi Tanpınar…

Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü mizah sanıp geçenlere inat,

asıl meselenin zamanla kurduğumuz hastalıklı ilişki olduğunu fısıldayan biri.

Onunla komşu olsaydık, hayatı sürekli “yetişmemiş” saymazdık.

Köşe başında Nazım Hikmet olsun isterdim.

En karanlık zamanlarda bile

“en güzel günlerimiz henüz yaşamadıklarımızdır” diyebilen bir ses.

Bu mahallede umutsuzluk uzun süre barınamazdı.

Karşı blokta Sabahattin Ali otursun isterdim.

Kürk Mantolu Madonna’yı aşk sanıp geçenlere inat,

asıl meselenin yalnızlık ve anlaşılmamak olduğunu bilen biri.

Bazen penceresinden şu cümle sızardı:

Aldırma gönül…

Bağırmadan direnmenin, sessizce ayakta kalmanın sesi.

Ve mahallede mutlaka Latife Tekin olsun isterdim.

Sadece yoksulluk değil, kadınların hayatın yükünü nasıl sessizce taşıdığını da yazan bir komşu.

Onun olduğu yerde kadınlar sadece “eş”, “anne” ya da “fedakârlık” olmazdı;

kendi hikâyesinin öznesi olurdu.

Çünkü hikâyesi olmayanın kaderi yazılmış sayılırdı.

Bir de bu apartmanın bir duvarında,

kimsenin dokunmaya kıyamadığı bir saz asılı olsun isterdim.

Sahibi Hasret Gültekin olsun.

O saz orada dursun isterdim.

Bize şunu hatırlatsın diye:

Bu ülkede bazı yaralar bağırarak değil, çalınarak anlatıldı.

Ve bazı insanlar susturulduğunda,

geriye duvarda asılı bir sessizlik kaldı.

O sessizlik, konuşanlardan daha çok şey söylerdi.

Fark ettim ki mesele ideoloji değil.

Mesele sağcılık-solculuk, dindarlık-laiklik de değil.

Mesele aynı acıya üzülüp üzülememek.

Oysa iyi komşuluk dediğin şey şudur:

Kimin kapısında keder varsa, sessizce oraya gitmek.

“Benimkine benziyor mu?” diye sormadan.

Çünkü keder benzerlik aramaz, eşlik ister.

Keşke bu ülkede saydığımız bu isimler daha çok okunsa,

daha çok konuşulsa,

itiraz edilse bile anlamaya çalışılsa.

Belki o zaman birbirimizin acısına bu kadar uzak düşmezdik.

Belki de bu yüzden yolumuzun adı Atatürk Caddesi.

Unutmayalım diye değil;

unutmaya kalkmayalım diye.

Keşke bu ülkede daha çok Hrant komşuluğu olsaydı.

Belki o zaman apartmanlar bu kadar yüksek,

duvarlar bu kadar kalın,

kalpler bu kadar kapalı olmazdı.

Çünkü bazı insanlar yaşarken de komşudur, öldükten sonra da.

Ve bazı apartmanlar, Hrant oturmayınca, eksik kalır.

Bu yazı; geçtiğimiz hafta ölüm yıl dönümleri olan

Hrant Dink, Uğur Mumcu ve Gaffar Okkan’ın anısına,

saygıyla kaleme alınmıştır.