Değerli dostlarım, geçen haftalardaki yazımda, bir insanın dünya denilen gezegende hayatını sürdürebilmesi için şart ve zorunlu olan unsurlardan söz etmiştim. Değerli okurlarımdan ciddi ciddi tenkitler aldım. Gerek telefon gerekse Facebook kanalıyla tarafıma yapılan bu tenkitlerden, ne yalan söyleyeyim, memnun oldum. Zira ta başından beri belden aşağı olmamak kaydıyla tenkitlere açık olduğumu zaman zaman yazılarımda paylaştım.
“Neden güncel değilsiniz?” diye tenkit edenler var. “Neden güncel olaylarla meşgul olmuyorsunuz?” diyenler var. “Neden Muğla ilinde vuku bulan ve halk tarafından da takip edilen olaylarla ilgili köşe yazısı yazmıyorsunuz?” gibi tenkitlere maruz kaldım…
Tüm okurlarıma teşekkür ederim. Özellikle diyorum ki; bir köşe yazarının yazısının okunması en büyük kazanım ve güzelliktir. Okunmaz ve kale alınmaz ise o zaman şapkamı önüme alıp düşünmem gerekir. Böyle bir durum Elhamdülillah söz konusu değil.
Hayat felsefeme göre, inandığım yolda yalnız yürümeye alışkın bir karakter yapısına sahibim. Ayrıca magazinle de fazla değil, hiç ilgim olmadı, bundan sonra da olacağına inanmıyorum.
Tenkitlere gelince... Evet, doğru. Dedikodularla işim olmaz. Zaten dinen de doğru değildir. İşin aslını neslini öğrenmeden kalem oynatmam; hem karakter yapım hem de yetiştirilme tarzıma tamamen zıt bir durumdur.
Muğla ilimiz, dünyanın en güzel coğrafi yapısına sahip, oldukça ender örülen güzelliklere ve özelliklere sahiptir. Seydikemer ilçesine bağlı Bekçiler Mahallesi’nden başlayan ve Bodrum ilçemize bağlı Turgutreis Mahallesi’ne kadar, normal araç hızıyla (yaklaşık 90-100 km.) 4,5 saatte gidip tekrar aynı sürede dönülebilen oldukça geniş bir coğrafi yapıya sahiptir.
Tekrar edeyim: Datça ilçemize bağlı Palamutbükü’nden, Merkez ilçe (bugünlerde adı Menteşe) sınırlarına bağlı Göktepe Mahallesi’ne kadar uzanan, deniz kenarındaki kumsallar ile orman içi dağlık bölgeleri kapsayan çok değişik bir iklim durumuna şahit oluruz Muğla’da.
Son iki yıldan beri Yatağan ilçemize bağlı Deştin mevkii ile Bayır Mahallesi’nde yapılması düşünülen çimento fabrikası ile hareketlenen yöre ve “yeşili koru, talana izin verme” öngörüsüyle bir hareket başlatıldığını tüm yerel ve ulusal gazeteler yazdı. Halen de dile getiren yazar ve çizerlerimiz var. Konu zaten yargıda, biliyorum. Gerek merkez ilçede, gerekse Yatağan başta olmak üzere Bodrum ve Milas ilçelerimizde bulunan gazete yazarları ve habercileri zaman zaman bu konuyu gündeme getirmeye devam ediyor. Bizim görüşümüz ise ortadadır. Ortada bir yatırımcı vardır. Yatırımcı olarak, özellikle Yatağan ve Bayır Mahallesi etrafında oluşan mermer artıklarını alarak/toplayarak değerlendirmek suretiyle, bırakın çevreyi kirletmeyi, çevrenin kirlenmesine engel olacaklarını öne sürerek yatırıma devam etmek istemektedirler. Bu konuda çevre ile ilgili olarak ilim sahibi ve teknik donanıma sahip bilirkişi ve toplum önderlerinin kamuoyuna doğru bilgiyi vermek zorunda olduklarına dair fikrim hiç değişmedi.
Geçenlerde bir yorumcudan okumuştum; bu konuyla ilgili olarak diyor ki: “Çimento fabrikasının yapılmasını istemeyenlere baktım, hiç çevre ile ilgileri yok. Eski dilde nümayiş, yeni dilde ‘direniş’ adı altında bir hareket başlatarak rant sağlamaya yönelik insan topluluğu gibiler.” Ben böyle bir ifade kullanamam. Aynı konu ilçem Ula’ya bağlı Akyaka Mahallesi’nde de mevcuttur. Orada yerleşik çevreciler vardır, yeşilciler vardır. Akyaka’da da birtakım hareketler var ve zaman zaman kamuoyunu da bilgilendiriyorlar.
Daha önceleri köy statüsünde olan, sonraları belde statüsüne geçirilen ve son zamanlarda mahalle statüsüyle hayatına devam etmeye çalışan bir Akyaka’dan söz ediyoruz. Adı “Sakin Şehir” olarak dillere destan olmuş bu güzelim mekân, bugünlerde adeta sahipsiz denilebilecek, her yönünde ayrı mum yanan bir mesire yeri... Hemen sağınıza solunuza bakıp mırıldanmayın. “Sahipsiz” sözünü de yabana atmayınız. Akyaka’da kocaman ormanlık araziler vardır, çam ağaçlarıyla kaplıdır. Mokamp ya da kamping alanı da denilen bu merkez yıllarca başka başka ellerde gezindi. Rahmetli, cennet mekân Ula Belediye Başkanımız İsmail Akkaya burayı, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ile Tarım ve Orman Bakanlığının onaylarıyla Ula Belediyesi bünyesine tahsis ettirdi. Mekânı cennet olsun; ömrü kısa imiş başkanımızın. İki yıla yakın görev yaparak, hatta Ula ilçesinde ve köylerinde yapılamayanı yaptı da diyebiliriz, sonra da öbür âleme göç eyledi.
Yerine gelen Mimar Özay Türkler Başkanımız da aynı yoldan yürüdü, seçimler geldi dayandı. Halkımız merkezi iktidar partisinin adayına değil de muhalefet partisinin adayına oy vererek seçimini yaptı. Yaklaşık bir yılı aşkındır Mehmet Caner Başkanımız çabalayarak bir şeyler yapmaya gayret ediyor. Duyduğumuza ve öğrendiğimize göre bahse konu alanın, Muğla Valiliği’nce kurulan vakıf yoluyla bir başka müstecire (*) kiralamak yöntemiyle değerlendirilmesi isteniyor. O kişi ya da kurum orman içine birtakım hareketlerde bulunuyor. Akyaka’da yerleşik bulunan gerek çevreciler gerekse yeşilciler, kamuoyunu bilgilendirme amaçlı nümayiş yaparak halkı bilinçlendirmeye ve çevreyi koruma amaçlı görüşlerini haykırıyorlar. Hukuk çerçevesinde, gerekli izinlerin alınması şartıyla, zaten devletimiz her türlü gösteri ve yürüyüşe müsaade eder. Sonuç nereye varır, şu anda bilmiyoruz. Zaten şu an “turizm sezonu” denilen yaşam biçimi Akyaka’da devam ediyor. Ha, ediyor mu bilemem. Geçenlerde bir arkadaşım diyor ki: “Kardeş, yaşları on dört on beş civarı kızlı erkekli bir grup araçtan indiler; ellerinde bira şişeleri var, daha kuşluk vakti, saat 10.00 ya da 10.30 civarı. Yazık değil mi bu gençlere? Adına turizm diyebilir miyiz? Ayrıca bir adet lahmacun 450 TL. Buna da turizm mi diyeceğiz? Bir adet tost 350 TL, bir porsiyon Muğla kebabı 390 TL... Bunlara da mı turizm diyeceğiz? Saydım, diyor arkadaşım, plajda kaç kişi var diye; bilmedin, kırk haydi elli kişi var. Bomboş... Buna da mı turizm diyeceğiz?”
Magazinle ilgim olmadığını ve olmayacağını yukarıda siz değerli okurlarıma izah ettim. Güncel olayları elbette takip ediyorum. Ancak denizin üzerinde bir oraya bir buraya sallanan çam kabuğu gibi olmak istemem. Doğru bildiğim yolda yalnız yürürüm ve yürümeye devam ederim.
Çevreyi korumak adına bir hatıramı anlatarak yazımı sonlandıracağım: 90’lı yıllardı. Bodrum ilçemizin bir köşesinde görevim vardı. Bodrum garajından o güzergâha gidecek minibüse bindim. Türkçe konuşanlar da vardı, yabancı dilde konuşanlar da... İlerledik, gitmek istediğim güzergâha yaklaştım. En önde oturan bir delikanlının elinde içecek şişesi vardı. Şoföre dedi ki: “Şu çöp bidonunun önünde dur.” Şoför durdu. O genç adam elindeki içecek boşunu çöp bidonuna attı ve yola devam ettik. Mesaj dolu bu davranışa hepimiz hayran olduk. Genç dedi ki: “Bu vatan bizim ve hepimizin. Biz dedelerimizden aldığımız emaneti sonraki nesillere temiz olarak bırakmamız lazım, değil mi?”
Bizler koruyamadık. Kullanamadık da. Hem koruyamadık hem de kullanamadık. Ne zaman öğreneceğiz kullanarak korumayı? Ne zaman öğreneceğiz koruyarak kullanmayı? Yoksa “böyle gelmiş, böyle gider” mi diyeceğiz? Hoşça kalınız, sağlıcakla kalınız…