Farkında mısınız uzun zamandır yanıyoruz.

Erzincan İliç’te heyelanda can verenlere yanıyoruz... Ondan önce Kahramanmaraş merkezli depremde kaybettiklerimize yanıyoruz. Elazığ’da maden ocağı göçüğünde ve ondan çok önce Soma da kaybettiklerimize yanıyoruz...

Hala Sivas’ta yakarak katlettiklerimize yanıyoruz. Ki arkalarından türküler yaktık.

Dünya’da bizden başka türkü yakan ülke, millet var mı acaba?

Ormanlarımıza yanıyoruz. En son Yerkesik/Sarnıç’ta bal ormanlarımızı yakarken, Narin Güran ve 19 gün kalpleri Onunla atan Ona yananları yaktık...

Hangi birine, neye yanalım derken, Tunceli’de zırhlı aracın devrilmesi sonucu Tokat, Osmaniye, Zonguldak ve Isparta’ya şehitlerimizin baba ocaklarına, yüreklerimize ateşleri düştü. Yanıyoruz...

Zırhlı aracın görevde devrilmesi sonucu J. Uzm. Çvş. Ömer Eroğlu, J. Uzm. Çvş. Mehmet Aykanat, J. Uzm. Çvş. Orhan Burak Büyükçaylı ve J. Uzm. Onb. Doğan Kızılateş’in yaşamları soldu.

Farkında mıyız bilmiyorum, yoksul aile çocuklarını şehit vermeye devam ediyoruz. Allah ailelerine sabır versin... Ruhları şad olsun...

Narin Güran’ın 19 gün sonra cesedine ulaşıldı. Kimse sevinemedi... Yaşamdan koparılan Narin çocuklarımız Leyla Aydemir, Irmak Kupal, Melike Tanhal ve diğer gülüşleri solmuş çocuklarımıza bir kere daha yandık Narin’le...

Olmuyor işte, son olmuyor, Berkin Elvan, Eren Bülbül son olmadı...

Hayatın ne kadar değerli bir yolculuk olduğunu keşfetmeden aramızdan ayrılıp gidiyorlar. Onları koruyamadık belki ama hayatlarını unutmamak için hafızalarımızda yaşatmaya çalışıyoruz...

Çünkü bu dünyada yaşatamadık...

xx xx xx

Her şey bir yana ve her şey tartışılabilir ama tartışılmayacak tek şey Narin’in katledilmiş olmasıdır...

Bundan sonra nasıl ve neden katledildiği araştırılacak.

İnşallah Narin’i canlı ya da cansız aradıkları gibi araştırmazlar.

Senelerdir yazıp çiziyoruz, o yüzden tahmin edebiliyoruz; Narin ya aile içi bir yasak aşka tanık oldu ya da cinsel şiddete maruz kaldı...

Dün de adı lazım değil köylerinde bütün Türkiye’nin gözyaşları arasında toprağa verildi.

Toprak Utandı...

Mersin’de 9 yıl önce Ayşe Akdoğan “Toprak Utandı” adında şiirini sanki bu güne, bu olaya yazmış;

Toprak utandı çocukları bağrına basarken, / Kuşlar utandı masmavi gökyüzünde süzülürken, / Ağaç utandı / Çiçek utandı / Bu neyin nesi diye / Gül utandı rengini kan kırmızıdan aldı diye / Barış utandı kanatlarına ölü çocuklar takıldı diye / Bir insanoğlu utanmadı yaptığından...

Gerçekten toprak utanmış olmalı, çünkü herkes, toprağı Narin’i kucaklayan o köyün ne olup bittiğini, Narin’in nasıl ve neden yaşamdan koparıldığını bildiğini biliyor...

O köy için “adı lazım değil” demem bundandır... Saklıyorlar, ama hepsi biliyor. Herkesin bildiği ise gizli kalmaz. Suçlu veya suçlular dün ortaya çıkmadı ise, bugün yarın dökülürler... O “çuval” onların hepsini içine alır...

xx xx xx

Cumhuriyetimizin 100 yılını geride bıraktık.

Ancak bugün dünden daha çok cehalet ile feodalizmin ellerindeyiz...

Üstelik köylerimizden çıkıp cehaleti ve feodalizmi her yerde yaşar olduk...

Yazımın başında “Farkında mısınız uzun zamandır yanıyoruz.” dedim.

Aslında feodalizmi her yerde yaşar hale geldiğimiz ve adeta bir “cahiliye dönemi” yaşar hale geldiğimizden çiçekleri solduruyoruz, koparıyoruz, yakıyoruz, yanıyoruz, yana yakıla yaşıyoruz...

Cehaletin hızla büyüdüğü bir memlekette önce akıl sonra insanlık ölüyor...

Ölen sadece Narin bedenler değil, onlarla birlikte insanlık ölüyor, bedenlerimiz ölmeden ruhlarımız ölüyor...

Beğendiğim birkaç paylaşımdan biri “#Narin yaşasaydı bugün okuluna gidecekti toprağa değil...” şeklindeki paylaşım oldu.

Evet, Narin yaşıyor olsaydı dün yaşıtları ile okula gidecekti.

Ama dün tabutunun üzerine “gelinlik” serildi. Cenazeden sonra eve götürülen “gelinlik” tekrar alınıp mezarının üzerine konulmuş. Oysa dün Narin’in tabutunun üstüne bir “ okul önlüğü” yakışırdı...

Feodal cehalet...

xx xx xx

Ernesto Che Guevara da sanki bugünler için söylemiş:

Aynı evrende yaşamamalı cellatlar ve çocuklar, ya ölmeli cellatlar ya da hiç doğmamalı çocuklar...

Dostoyevski'nin şaheserlerinden Karamazov Kardeşlerde İvan Karamazov, Alyoşa'ya şöyle der: “Söyle bana Alyoşa; yaratıcı sen olsaydın ve dünyanın yaratılışı bir küçük çocuğun acısını gerektirseydi, dünyayı yaratır mıydın?

Yanıtı zor bir soru... Aziz Nesin ise bir şiirinde adeta şöyle yalvarır:

Öyle bir ağlasam / Öyle bir ağlasam çocuklar / Size hiç gözyaşı kalmasa.

Öyle bir aç kalsam / Öyle bir aç kalsam çocuklar / Size hiç açlık kalmasa.

Öyle bir ölsem / Öyle bir ölsem çocuklar / Size hiç ölüm kalmasa

Bu solcu şairler de ne kadar çok takmışlar (!) değil mi çocuklara...

Her yeni güne, içini ve ruhunu aydınlatan güneşi selamlayarak güvende merhaba demeli çocuklar. Güvenmelidirler ki bu masum yürekler, dünyanın her yerinde huzurun ve barışın kaynağı olsun.

Ki bakın Nazım Hikmet de nasıl yazmış:

Öyle ölüler vardır ki,

Ben onların öldüklerini

düşününce,

Vakit olur,

yaşadığımdan utanırım.

xx xx xx

Şairlerimizin bu şiirleri sanırım bugünlerde paylaşım rekoru kırıyor.                              

Bir de “Söyleyecek söz bulamadım..”, “Bulamıyorum..” paylaşımları vardı. Hatta bir partinin bir kadın kolları başkanı da paylaştı. Bugün söyleyecek sözünüz yoksa ne zaman ne söyleyeceksiniz ki...

Sinirlenip o paylaşımın altına ben de “Çocuklar uyurken / Sessiz olunur, / Ölürken değil.” diye yazdım...

Ki söyleyecek sözü olanlar olmasaydı, Narin’in narin bedenini bir kuyuya atarlar, “alışıla geldiği” gibi unuturduk... Onlar unutturmadılar...

Sivas’ta yaktıklarımızdan Metin Altıok da bir şiirinde şöyle demişti:

Kıyamet çoktan koptu. / Haberiniz yok. / Siz hâlâ güneşin, / her sabah doğuşuna güvenin.

Bıçak açmıyor ağızları, / Acı, yalnız acı var yüreklerde.

Yaşamak görevdir bu yangın yerinde, / Yaşamak, insan kalarak. 

Susuyorum, sustukça yüreğim küfleniyor.

Metin Altıok sanki beni yazmış. Bu haldeyim...

Ama ben “söz bulamadığımdan” değil... Daha çok söz var söylenecek...

xx xx xx

19 gün boyunca güzel bir habere kilitlenmiştik. Şahsen ben çok da umutlu değildim, özellikle “amcayı” basından tanıdıktan sonra hiç umutlu değildim, ama güzel bir habere kilitlenmek güzeldi...

Ancak katiller, insanlıktan çıkmış canavar ruhlular insanlığı bir çuvala koydular ve üstüne çözülmez bir düğüm attılar! Ama umudun var; o düğümde çözülecektir.

Narin “bizi affetsin” de diyemiyorum.

Çocuklar, bizim çocuklarımız... Hatta çocukluğunu yaşayamamış çocuklarımız. Son günlerde önümüze çıkan, yüzümüze çarpan, bizi derin bir sorgulamaya itmesi gereken, koruyup

kollayamadığımız, kol kanat geremediğimiz çocuklarımız...

Bizi hangisi birisi affedecek?!!

Küçük soğuk bir beden, hayalini, umudunu, geleceğini bir çuvala sığdırdılar.

Mezarlara sığmasınlar. Ahmet Arif’in dediği gibi; Çiçek gibi insanları kırdınız, umutlarını yok ettiniz, bahçeleriniz bahar görmesin... Farkındamısınız, hiç iyi haber yok şu ülkede… Yakıyor, yıkıyor, el kadar çocukları kesiyoruz…

-----------                      -----------

GÜNÜN SÖZÜ; Bir ulusun büyüklüğü, en zayıf üyelerine, özellikle de çocuklarına nasıl davrandığıyla ölçülür. -- Mahatma Gandhi