Bahar bereketi her eri sarıp toprak coşunca, kendini ilk gösteren bitki, ot’tur… Bildiğiniz ot… Aslında her birinin özel adı vardır ama insanlar hepsine “ot” der. Çimen, dirfil, kapurcak, hindiba, karagöz otu, yumurta otu, yonca, pıtırak hemen aklıma gelenler. Bunlar ilk sabah yeli ile uyanıp toprağı şenlendiren ve gökyüzüne gülümseyen bitkilerdir. Her yeri kapladıklarında insanlara bir hayat heyecanı ve neşesi verirler. Bir süre sonra bunların arasından lâle, gelincik, ebegümeci, papatya, şalba (sığır kuyruğu) hatmigül gibi boylu çiçekler çıkar… Sonra çalı çiçekleri… Katırtırnağı, hayıt, zakkum…

Bitki ve çiçek harmanı coşunca, bir taraftan da belediyeler ve karayolları başta olmak üzere bunları kesip biçme planları yaparlar…

Nereden mi biliyorum?...

Anlatayım…

1999 yılında Fen-Edebiyat Fakültesi’ni kampüse taşıdık. Bendeniz de kampüs işlerinden sorumlu rektör yardımcısıyım… Kampüsün yaşanabilir bir park hüviyeti taşıması için gayret sarf ediyoruz. Bu yüzden ilk başlarda neredeyse yarı günüm kampüste geçiyor. (Rektörlük o zaman şehirde idi.) Kampüsün tabii bitki dokusunu da kontrol ediyorum elbette. Çoğunlukla çam ağacı olmakla birlikte, ahlat, aşılı armut ve birkaç da sarı alıç ağacı var. Tören alanı olarak düzleştirilen yerin meyil başında da 10 kadar gelincik çiçeği kökü bulunuyor. Yaprakları hemen dökülen ve 1 ay kadar açan gelincik değil; hani Mayıs’ta başlayıp Kasım sonuna kadar açan gelincik. Halk “boynuzlu gelincik” diyor. Bilimsel adı “glaucium corniculatum” ama ben “şakayık gelinciği” diyorum. Elimde yetki olsa her yeri bu çiçekle donatırım. Bakım istemez, su istemez.

Bir gün ilgili daire başkanı, günlük rapor verdi ve kampüsteki otların biçilmesi talimatını verdiğini söyleyerek “Kampüs artık temiz olmalı hocam” dedi. “Eyvah!...” deyip hemen kampüse gittim ve tören alanındaki o gelinciklere baktım. Hepsi kökünden biçilmiş ve orada melûl-mahzûn bana bakıyor ve “Geç kaldın baba!...” der gibiydiler. Yüreğim cızzz etti… Daire başkanını telefonla arayıp yapılan yanlışlığı anlattım ve otların biçilmesini durdurdum.

Uzun yıllar kampüste ot biçilmesini, bahar sonu, yaz başına bıraktım. Çiçekler, otlar bir tohum döksünler… Yemyeşil bir hayat tadını yaşayalım… Bence sararıp solduktan sonra ayrı bir tadı var ama yangın tehlikesinden dolayı kesilmesi lazımmış otların…

Bir gün İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi girişindeki çimleri biçiyorlar… Çim tohumu ile beraber gelincik tohumu da saçılmış oralara… Biçen işçilere söyledim; onları biçmediler… Tabii her sene kontrol etmek imkânsızdı… Birkaç sene sonra orada gelincik çıkmaz oldu… Her zaman kontrol edemediğimden, çiçekleri tohum saçmadan biçmişler ve bir soykırım gibi o oradaki çiçek neslini yok etmişler. Çünkü devletin hesabı orada çim olması idi; gelincik değil. Devletin hesabına uymadığı için gelincikler kesilmeli idi. Şimdi orada gelincikler açmıyor.

Sadece üniversitede değil… Mesela belediye, kendi diktiği ağaçları, çiçekleri, bitkileri özenle korurken, Allah’ın diktiği otları, çiçekleri, kaşla göz arasında yok ediyor. Vaktiyle C Kapı çıkışındaki 263. Sokağın refüjünde 5-6 kök şalba (sığır kuyruğu, verbascum) vardı. Belediye işçileri etrafta bir şeyler biçip temizliyorlardı. Akşamüstü çıkarken şalbaların yerlerinde yeller esiyordu… Benzer şekilde civardaki “temizlik” esnasında güzelim otlar biçilirken gelincikler de biçilir olmuştu.

İki sene önce memlekete giderken şehirlerarası yolda işçilerin yol kenarlarındaki güzelim hatmigülleri kestiklerini gördüm. Hiçbir çözüm üretemeyeceklerini bildiğim halde, “Niye kesiyorsunuz bu güzelim çiçekleri?” dedim… “Abi bizim de keserken içimiz gidiyor ama şube müdürümüz kesmemizi emretti.” dedi biri. İçim gene cızzz etti. Hem hatmigüllere üzüldüm, hem işçilerin durumuna…

Kötekli’den Muğla çıkışına kadar olan çevre yolundaki refüjlerde çok güzel gelincikler çıkardı. Bunlar tohuma kaçmadan biçile biçile şimdi bir tek bile çıkmıyor. Oysa Karayolları Genel Müdürlüğü, orta refüjlere çok güzel çalı çiçekler dikiyordu.

Yılların tecrübesi ile şunun anladım ki, devler kurumları kendi diktikleri bitkileri korurken Allah’ın diktiklerini kesiyorlardı ve ben çaresizliğin verdiği hüzünle kahroluyordum.