Kula’ya dair kültürel gezi izlenimlerimi daha önce bu satırlarda paylaşmıştım. Oldukça da ilgi gördü. Toplumun kültür gezisine ve kültürel ögelere dair merakı umut verdi. İnsan kendisine ait izler bulduğu birçok şeyi gözlemek istiyor. Bu durumun bilinçli bir kültür sahiplenmesine dönmesini temenni ediyorum.

Kula’da kültür gezisinden sonra coğrafyayı da dolaşmadan dönmek olmazdı. Zira Kula coğrafyası insana enfes sahneler sunuyor. İnsan izledikçe, dinledikçe bu eşsiz coğrafyanın dünya üzerinde çok sıra dışı bir yer olduğunu düşünüyor.

Güneşli bir sabaha uyanmıştım. Acele edilmeyen bir kahvaltıdan sonra plan yaptım. Önce peri bacalarına sonra da lav akıntı alanına gidecektim. Hazırlandım. Bir ekip olarak yola koyulduk. Yol boyu geçip giden insanların, oluşumu devam eden peri bacalarını ziyaret edip etmediğini sorguladım. Dünya bir meşguliyet alanıydı. İnsan çalışmaktan ve koşturmaktan durup dinlemeye hatta dinlenmeye bile vakit bulamıyordu. Böyle buyurmuştu kapitalizm! Ben de gelip geçenlerin yerine uğrarım diye düşündüm. Ana yolun kenarından sola kıvrıldık. Önce biçimi pek de iri olmayan peri bacaları bizi karşıladı. Yürüyerek gezinmenin daha sağlıklı olacağına karar vermiştik. Arabayı bir köşeye park ediverdik. Ağır adımlarla yol kenarından ilerledik. Bir arkadaş “ Yağmur, erozyon, rüzgâr tüf kayaları aşındırmış. İşte bu manzara ortaya çıkmış.” dedi. Ses etmedik. Peri bacaları büyüyordu, çoğalıyordu. Her dönemeçte daha toplu şekilde görünmeye başladı. Sanki pastel boyayla boyanmış gibiydi. Renk tonlamaları griden kahverengiye koşuşuyordu. Bir kişi daha mırıldandı. “2012 yılında tabiat anıtı olarak tescillendi.” Ben de söylendim. “Yürüyüş yolları gezip görenlerin ilgisinden sonra olmuş galiba.

Patikalardan oluşan bir yol var.” Onayladılar. Kuladokya söylemi de toplum ilgisinden sonra ortaya çıkmış olabilir. Kapadokya kadar geniş bir alanda olmasa da 37 hektarlık alanda peribacası var. Peri bacaları bir sanat eseri gibi küçüklü büyüklü dizilmiş. Derenin içine indik. Keyif verici atmosfer devam ediyordu. Peri bacaları bu kez tepeden bizi selamlıyordu. Ağır adımlarla geldiğimiz yere döndük. Köşede coşkulu şekilde akan çeşmeden suyumuzu kana kana içtik. Ne de olsa içinde mistizmi de barındıran etkileyici bir coğrafyanın ikramıydı bu.

Yol yine gözüktü. Kısa süre sonra şehrin kıyı mahallelerinde bulunan evlerin arasından geçip volkanik alan yürüyüş yolunun giriş kapısına geldik. Bir süre sonra genişçe bir düzlükte arabayı park ettik. Birbirine pek yakın ama bir o kadar farklı bir manzara ile karşılaştım. Bu değişime şaşırmamak mümkün değil. Siyaha bürünmüş bir dağ ve ucu bilinmeze gidiyormuş gibi bir yol. İşaret ettiler. “Şu rotadan gideceğiz.” Epeyce bir kalabalık vardı. İnsanların arasına karıştık. Önce toprak yoldan gidecektik. Bir süre sonra ahşap bir yoldan devam edecektik. Seyrine doymak için ağır adımlarla ilerliyorduk. Bir arkadaş eğildi. “Bu volkanik taşlar çok hafiftir.” dedi. Ben de eğilip bir tane aldım. Hakikaten normal taştan kat be kat hafifti. Bir süre önce belgeselde bu taşların el işçiliği marifetiyle süs eşyası yapıldığını da görmüştüm. Doğa ikramını sunuyor. Zaman içinde insan kıymetine göre kullanıyordu. Yürüyorduk, yol kıvrımlarla devam ediyordu. Artık her yer simsiyah görünüyordu. Akıp gelen lavlar bir süre sonra soğumuş ve bu hali almıştı. Yol kenarı tabelaları dikkatimi çekti. Ayrıca yol üzerinde birçok bilgilendirme haritası vardı. Bu çalışma hoşuma gitti. Bir tepeyi aştık. Artık ahşap yürüyüş yolu görünmüştü. Bir grup insan dönerken bir grup insan da bizimle ilerliyordu. Bazen ne var yolun sonunda soruları kulağıma geliyordu. İnsan sonunda ödül bekler gibi yürüyordu. Oysaki böyle bir manzara zaten bize ödüldü. Kıymet vermek için coğrafyayı içselleştirmek gerek diye düşündüm. Bir arkadaş soluklu şekilde seslendi. “Bu yol 3 kilometre sürüyor.” Epey zamandır yoldaydık. Ahşap yürüyüş yoluna geldik. Arada fotoğraf çekmeyi de unutmuyorduk. Ovanın içine uzayıp giden bir sahne vardı. Zaman kapıldım. Lavların akıntısını uzak tepelerden izler gibiydim. Kim bilir o gün orada o an bulunan insan ne hissetmişti. Biz ise bugün sadece seyirci… Yolun sonunda bir süre durduk. Jeopark hakkında bildiklerimiz söyledik. Aslında jeopark peri bacalarından Salihli bölgesi divlitlerine kadarki geniş alanı kapsayan coğrafyaya verilen ad imiş. Olsun ben bu küçük alana jeopark deyiverdim. Dönüş için hazırlandık. Gidişimiz ağır dönüşümüz ise biraz daha hızlı oldu. Gönül isterdi çok daha fazla kalalım ama zaman da geçip gitmekteydi. Jeopark alanı girişinde çaylarımızı yudumlayıp soluklandık. Kuladokya’dan Jeopark’a bu cömert ve etkileyici manzara bize neler vermedi ki… Ardıma dönüp el salladım. Yine geleceğim, diye mırıldandım.