Bir düzen kurulmuştur. Ondan sıyrılmak zor zanaattır. Bazen kendi ellerinle koşarsın, bazen de seni düzenin içinde tutmak için zorlarlar. “Ama, fakat…” dersin kaşlar hemen kalkar.  “Yoo yo itiraz etme, yapıver canım düzenin içinde oluver.” derler. Yüzün düşer ama ne fayda kısık sesle “Peki.” demek zorunda kalırsın. Bir yetmez iki, üç, dört… Her durum için bu düzenin içinde oluvermişsindir. Gönüllüler zaten önceden yazılmıştır listeye, sen de zorunlu olarak alta yazılmışsındır. Gönüllü de olsa zorunlu da olsa aynı safta aynı hizada durmuşsundur. Peki nasıl hizalandık, bir göz atalım.

Bir beyaz eşya -buzdolabı- almaya karar vermişsindir. Orta halli yerli marka olsun diye tasarlamışsındır. Hemen yanaşıp fısıldarlar. “Alaman marka varmış, hem de büyük hacimlileri meşhurmuş. Herkes ondan kullanıyor şekerim. Yakışmaz mı mutfağına hııı?” derler. Bir düşünürsün aklın karışır. Biraz daha çabaya ikna olmuşsundur. Oysa mütevazı bir dolap işini görecekti.

Gömleğin evet gömleğin güzeldir ve dikkat çekmektedir. Biraz soluktur o kadar. Birkaç tane daha vardır aslında. Hemen dibine sokulurlar “Yaa uzun zamandır üzerinde aynı gömleği görüyoruz. Bence hemen yenisini almalısın. Hem kampanya varmış, duymadın mı?” Başını kaşırsın. “Yok kardeşim almasam.” “Bence almalısın.” der hemen kendinden emin bir ses. “Herkes yeni giymeni ister.” diye tembihler. O hafta mağazaya yol alırsın. Oysa diğer gömlekler bir zaman daha idare edecekti.

Evlenme zamanı gelmiş çatmıştır. Hayalinde sevdiklerinin tebessüm edeceği mutlu bir buluşma ânı vardır. İkramını, eğlenceni de eksik etmek istemezsin ki herkes mutlu olsun. Biri gelir dürter. “Sana da bu yakışmaz.” der. “Ne yakışır?” “Olur mu öyle şey kıytırık düğün salonlarında kıytırık gelinlik damatlıklarla sükutlu düğünler… Her şeyin en iyisine layıksın.” der. Sesler çoğalır bir, iki, üç dayanamazsın. Bir bakmışsın düğün işi çok büyümüş. Oysa eş dostla mutlu olmaktı hayalin.

Günlere hep yeni günler eklenmiştir. “İlk tanışma günü.” demişlerdir. “Evlendik mutluluk taç üstüne taç koyarak ilerlemeli.” denilmiştir. Bugün kutlanmalı direktifi gelmiştir. Bari ufak bir şey yapsam olmaz mı diye düşünürken içini okumuşlardır. “Nasıl yani pırlanta almadan, deniz kenarında şatafatlı bir restoranda balık yemeden mi bugün kutlanacak?” derler. Yüzün düşer ama elden bir şey gelmez. Oysa mutlu olmak için icat edilmiş bir güne gerek yoktu.

Güzel, mütevazı, sevdiklerinle geçireceğin bir tatil istersin; ailecek plan yaparsınız. Doğanın içine karışmak, kuş seslerinde kendini bulmak, bir rüzgâr esintisine kapılıp yol almak istersin. Karnın acıkınca evden yaptıklarını yere koyup sakin sakin yemek istersin. Bir itiraz gelir. Komşundur. “Komşum, sen her şeyin en güzelini hak ediyorsun. Ne o öyle kıyıda köşede tatil beş yıldızlı otel varken.” der. Hemen telefonu çıkarır. Üst üste sosyal medya paylaşımlarını gösterir. Bir, iki, üç… Ne yapacağını şaşırırsın. Ailecek bavulu hazırlamışsındır, bilmem nereye çıkar yol? Oysaki ailenle yeşile karışıp mutlu olacaktın.

Hasılı hepimiz birbirimize benzedik. Dizayn edilmiş düzenin çarkında yuvarlanıp yerimizi bulduk. Aklımız özgür olmak istedi, tutsak ettiler. Gönlümüz özgür olmak istedi, izin vermediler. Bizi kendimizle bile baş başa bırakmadılar. Çağırdılar. Bir baktık ki hep tanıdık yüzler. Sen, ben, o… Birbirimize o kadar çok benziyorduk ki farkımız kalmadı. Çünkü kapitalizm hepimizi hizalar…