“Osmanlılar fıtrata mugayir olmayan bir şehir tasavvur etmişlerdir. Her biri nev-i şahsına münhasır binalardan müteşekkil, birbirine gölge etmeyen, tabiatı tahvil yerine inşa edeceği binayı tabiata tatbik eden bir şehir tasavvuru kadim Osmanlı dönemine adeta damga vurmuştur.”

 Üzerine uzun uzun düşünülmesi gereken bu cümleler Doktor Öğretim Üyesi Mehmet Tuğrul’a ait. Türkiye’nin sorunlarından birisi de aşırı kentleşme kültürüdür. Bu hepimize birer parça yük getirmekle birlikte bizden de birer parça güzellik götürdü. Bugün yaşadığımız sorunların nedenlerinden birisi de inşa etme kültürümüzün çarpıklığıdır. Sorunlara çözüm arıyorsak bu noktaya temas etmeden olmaz. Çünkü çarpık inşa kültürü insanın düşünce mayasını bozduğu gibi olağan ve kıymetli yaşam kültürünü de aldı, götürdü.

Yeniden ihyanın ortaya çıkması ve yozlaşmanın durması için şapkayı önümüze alıp düşünmemiz lazım. Zira zararın neresinden dönersek kardır, denir. O zaman inşa etme kültürümüzle birlikte neleri yitirdiğimizi tespit ederek başlayabiliriz. Ardından yeniden inşayı konuşmak daha iyi olur. Mehmet Ertuğrul’un sözlerine tekrar bakalım. Fıtrata mugayir olmayan şehir ne demektir? İnsan yaradılış itibariyle birbirine muhtaç bir varlıktır. Bugünkü kent kültüründe insan siteler içinde yalnızlığın kutsandığı bir yaşamı tercih etmeye zorlanıyor oysaki insanın ruhen ve bedenen birine ihtiyaç duyduğu açıktır. Yalnızlaşan insan bir süre sonra bunalıma sürükleniyor. Sonucun ne olacağını az çok kestirebiliriz. Şehrin kültüründe merkezde cami, etrafında yaşam alanları ve onu da çevreleyen geniş evler olsa ve bu şehir metropol nitelikli değil de daha küçük bir şehir olsa insanların teması artar, bireyin yalnızlığı değil geniş aile kutsanır. Böylece birbiriyle iç içe olan toplum sorunları da beraber çözer. Paylaşım kültürü de artar.

Şahsına münhasır bina üzerinden devam edelim. Bugünkü inşa kültürünün temeli beton üzerine kurulmuştur. Genelde kalıp birkaç projenin onaylanması ve hızlı inşa süreciyle çok katlı beton evler bizim inşa karakterimiz olmuştur. Burada insanın unutkanlığı söz konusudur. Çünkü insan geçmişten gelen inşa hafızasını silip yok etmiştir. Betonu tek seçenek olarak görmüştür. Şurası gerçek ki beton en iyi haliyle bile kısa ömürlü bir inşa sağlar. Bir asır onun için fazladır. Yarına miras bırakmaz. Ekonomik israftır. Estetiğe ayak uyduramaz çünkü kabadır. Sağlıksızdır. Deprem anında sağlam değilse can ve mal kaybına yol açar. Bu kadar olumsuzluğa rağmen niçin beton diye diretiyoruz. Çünkü yozlaşan kültürde herkes birbirine benzemeye başladı. Estetik alandan çekildi. Onun yerini hırs aldı. Bu hırs hızlı ve çok binayı hatta gökdeleni emrediyor. Tarihteki Türk evi ise bir nostaljik ürün olarak turizme açılmış sadece görücüsünü bekliyor. Böyle bir üretim sürecinin metropol kültürünü beslediği açıktır. Bugün yaşadığımız toplum sorunlarının bir nedeni de yüksek katlı bina ideolojisinin galibiyetidir.

Tabiatı tatbik noktası da dikkat çekicidir. Beton inşanın hem üretimi hem de yapı bozumu süreci tabiat ile kavgalıdır. Üretim anında tabiattan çalarken bozum anında da kalan moloz doğaya karışıp gitmektedir. Bunu deprem sürecinde gördük. Eski inşa kültüründe kullanılan ahşap değişerek yenilenebilir. Ayrıca ahşap tekrar kullanılabilen bir malzemedir. Yani zayi olmaz. Taş ömürlük bir malzemedir. Onun da kalıcılığını düşünürsek yüksek israfın karşısında tutumluluğun sembolü olduğunu söyleyebiliriz. Ayrıca kullanılan harç vb. ürünler de yine uzun ömürlülük göstergesi diyebiliriz. Tüm bu saydığım şeyler aksi yönde olsaydı. Bugün yüzlerce yıl öncesinden inşa edilmiş evler, konaklar, saraylar bizi selamlıyor olmazdı.

 Ayrıca kadim inşanın şu yönüne de değinmeden olmaz. O bir kültür ögesidir. Yapılışı itibariyle çok emek verilmiştir. İnsana bir göz zevki sunar. Ahşap ve taşın uyumu evli ve mutlu bir çift gibidir. İnsanı mest eder. Konaklardaki, saraylardaki, yalılardaki işlemeler ise insan ruhunu okşar. İnsan bakmaya doyamaz. Kopya evler gibi değildir. Kopya evin sadece rengi değişik olur. Diğer yönüyle birbirine benzer. Kadim kültürden kalan evlerimiz giriş kapısı, hayatı, cumbası, ev içi tavanları, yüklükler, ocaklığı yönüyle bir başkadır. Her ev yeni bir güzellik sunar. Bu yönüyle de benzersizdir.

O zaman şapkayı önümüze koyup uzun uzun düşünme zamanıdır. Ülkemizde yitip giden kültürün yeniden ayağa kalkması için düşünelim. Kaybolan kültürün yerine ikame ettiğimiz kültürün bize yozlaşma getirdiğini ve bu sorunların toplumda huzursuzluğu artırdığını görerek düşünelim. Estetiğin nasıl göz önünden çekilip gittiğini idrak ederek düşünelim. En önemlisi de bir milleti zirveye çıkaran şeylerden birinin de kültür olduğunu bilerek ve inşanın kültürün merkezinde olduğunu bilerek düşünelim. İnşa etme kültürümüzü geri kazanırsak ülkemiz için de bazı şeylerin nasıl değiştiğini göreceğiz.