MAGA’cı Evanjelik Hristiyansiyonist D. Trump yine bizi şaşırtmadı. “Dünyaya barış getireceğim ve Amerika’yı yeniden büyük yapacağım.” diyerek propaganda yapan ve bunun sonucunda seçim kazanan bir lider olarak bölgesel hatta küresel bir felakete sebep olabilecek İran savaşını resmen başlattı. Ortağı olan ve sözünü dinlediği Netenyahu katilinin bu süreçteki rolü tartışılmaz. Biz zaten onu biliyoruz ve yaptığı kötülüklere şahidiz. Trump da bu kötülüğün ortağıdır. Dünya haklı olarak orman kanunuyla düzen konmaya çalışılan bu duruma tepki gösteriyor. Ne var ki hikâye de burada başlıyor.
Dünya, emperyalizmin düzen kurduğu günden beri sürekli değişiyor. İnsanlık, önüne konulan değer, adet, kültür, yaşam biçimi ne varsa bazen yavaş yavaş bazen hızlıca özümsüyor. Şimalden cenuba şarktan garba 72 millet 200’den fazla ülke binlerce dil ve onlarca inanç var. Gel gelelim bütün toplumlar birbirine benzemeye başladı. Bunun müsebbibi emperyalizmin koruyucu ve kollayıcısı Amerikan devletidir. Yalnız meselenin bir başka yönü de var. Emperyalizm kendi görevini yapıyor ve bazı şeyleri önümüze seriyor. Biz bu durum karşısında ne yapıyoruz? Maalesef biz ise önümüze konulanı kabul etme konusunda pek mahiriz. Hemen ayak uyduruyoruz. Amerikan devleti günlerin sonunda bizi kendine benzetti. Yaşam tarzımızdan, konuşmamıza, ilgi alakamızdan, giyim biçimimize, müziğimizden, yediklerimize kadar neleri taklit etmedik ki…
Anadolu insanın müslim bez kumaşları bırakıp naylon iplikten imal edilmiş penyeleri giymesi pek modadır şu günlerde. Altına da Amerikan kotunu geçirip, Amerikan marka spor ayakkabısını giydik mi bizden havalısı yoktur.
Yemeği yerden masaya taşırken de pek yadırgamadık. Önce tabakları ayırdık. Sonra çatalı sol ele aldık. Tabağı sıyırınca medeniyetsiz tabakta yemek bırakınca medeniyetli olduk. “İsraf etme sakın.” diye söylüyorlardı. Artık onları dinleyen kim. Bununla da yetinmedik. Anadolu’nun zengin mutfağındaki binbir çeşit yemeği elimizin yersiyle itip hamburger kuyruklarına girdik. Ayakta dikilmekten gocunmadık, yediklerinizde gıda şüphesi denilince de gülüp geçtik. Öyle sevmiştik ki hiçbir şeyi gözümüz görmedi.
Türk halk müziği, türkü, ilahi, bağlama, saz, kopuz, tanbur deyince tüylerimiz diken diken oldu. O sesleri duymamak için fizana kaçtık, karşımıza pop müzik çıktı. Kışı bir şarkıyla yazı başka bir şarkıyla tükettik. “Sözde, müzikte estetik lazım.” dedilerse de gürültü yapsın yeter dedik.
“İş yeri açılırken dua edilir, ardından ahilik kültürü ile yola devam edilir.” dediler. “Olmaz ki olamaz ayakta kokteyl varken başka bir şey istemem.” dedik. Ahilik ise kitapta kalmış artık, şimdi hunharca para kazanma zamanıydı.
Yerli şiirler, masallar, diziler, filmler çok sıradan gelmeye başladı. Hollywod filmine mısır patlatıp ayak uzattık. Amerikan bayrağını ve Hristiyanlık çanını görmek istiyorduk. Bununla da yetinmedik. Netflixler, Disneyler hepsi kapımızdan girdi. Odada baş köşeye kuruldu. Yerli kültür-sanat mı? O veda etmek üzere.
Türkçe konuşmak mahcubiyet iken İngilizce dilimize yerleşti. Pek sevdik. Kimileri “Bu bir lisandır.” dese de “Olmaz biz bu kelimelerle güne başlayıp günü bitirmek istiyoruz.” dediler. “Dilini yitiren kimliğini yitirir.” deyince de “Kim yitirmiş.” dediler. Oysaki sömürülen ülkelerin karnesi tam karşımızda duruyordu.
“Yerli üretime destek verelim.” deyince “Bana ne kimin ne ürettiğinden.” dediler. “Bak katliam var bari vicdanen de boykota katıl.” deyince “O onların sorunu.” dediler. Bize şatafatlı Amerikan ürünleri, lüks tüketim alışkanlıkları veya o markalarla gösteriş keyifli geliyordu.
Tüm bunlar olup biterken bir şeyi de eksik etmedik. O konuda takdir edilesi bir istikrarımız var. Her büyük işgal ve katliamdan sonra “Allah belanı versin.” “Sen de beter ol emi.” “Lanetliyorum.” Filan filan filan… Vicdan rahatlatmanın en iyi yöntemi bizi de rahatlatıyordu. Oysaki mesele bundan çok daha ötesiydi. Amerika’yı eleştirirken Amerikancı olup çıkmıştık. Peki, buradan dönüş var mı? Var efendim. Hepimiz önce öz eleştiri yapmalıyız. Ardından gördüğümüz eksiklikler ve hatalar konusunda eleştiri yapmalıyız. Ateş kapımıza dayandı içeri girince feryadın anlamı yok!