Muğla ölçeğinde bir Avrupa ve üniversite şehri olarak 1992 yazında, Fransa’da Ex-An-Provence’ı gördüm sadece. Ressam P. Cezanne (1839-1902)’ın da memleketi olan bu şehir, küçük bir şehirdi ve her şey öğrenciye göre düzenlenmişti. Muğla’daki yurtlar kadar yurtların yanında şehirde lokantalar, kitapçılar, sergi salonları, konser ve konferans salonları ve bir de öğrenciler ve ailelerin kalacağı evler vardı. Sokaklarda gezerken bir üniversite şehri olduğunu hissediyordunuz. İnsan profili bunu hissettiriyordu size. “Ne güzel bir ortam!... Üniversite şehri böyle olunur!...” diye geçirdim aklımdan. O sırada çalışmakta olduğum Fırat Üniversitesi, Elazığ’da kurulmuştu ama üniversite havası şehirde etkili olsa da şehir tam bir “üniversite şehri” havasına bürünmemişti. O yıl Kasım ayında Muğla’ya davet gelince kafamda ilk şekillenen “üniversite şehri” havası oldu. Gelmem biraz gecikti, 6 Nisan 1994 günü Muğla’ya gelip iş başı yaptığımda kurucu rektörümüz Prof. Dr. Ethem Ruhi Fığlalı’nın, Muğla’yı İngiltere’deki Cambridge ile birbirine benzeterek, üniversiteyi de Cambridge Üniversitesi gibi yapmayı hedeflediğini öğrendim. Ha Cambridge, ha Ex-An-Provence!... Cambridge’ı görmemiştim ama muhtemelen orası da tam bir üniversite şehri özelliği gösteriyordu ve üniversite de uluslararası ölçekte bir üniversite idi. 1209’da kurulan Cambridge Üniversitesi, dünyanın en eski üniversitelerinden biri olmakla beraber, kaliteyi yakalamak gayretleriyle de meşhurdu. Kuruluş yıllarında amacımız, Muğla Üniversitesini maksimum 15.000 öğrencide tutarak daha çok araştırma yapan bir üniversite oluşturmaktı. Cambridge Üniversitesi’ne bakarsak, 1209’da kurulan üniversitenin politikasının çok tutarlı olduğunu ve 2015’te öğrenci sayısının 12.077 lisans, 6.371 lisansüstü olmak üzere toplam 18.448 olduğu görülür.
Maalesef üniversitemizde bu standart korunamadı. 2003’ten itibaren kontenjanlar neredeyse yüzde yüz arttırıldı. Mesela Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne 30 öğrenci alıyorduk; 2003’te bu 60’a çıktı ve 2004’ten itibaren bölüme 60 öğrenci gelmeye başladı. Diğer bölümlerde de benzer durumlar yaşandı. İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesinde kontenjanlar 200’lerde dolaştı. Şimdi muhtemelen 50.000 civarında öğrencimiz var. Bu rakamla ne Cambridge Üniversitesi olunur, ne de Ex-An-Provence üniversitesi!...
Kısacası baştaki hedefi kaybettiğimiz gibi, olayı sayıya indirgeyerek dejenere de ettik.
Oysa elimizde çok büyük bir fırsat vardı: Coğrafya!...
Yılın en az 4-5 ayında değil Türkiye’nin, dünyanın dört bir tarafından misafirlerin aktığı bölgemizde, üniversite olarak, bir türlü coğrafî avantajı kullanamadık. Ağzımızı açtık mı “En uzun kıyısı olan il” dedik ama ne kıyıları kullanabildik; ne de orman zenginliklerimizi!...
Öğrencilerden bazıları, coğrafya bilgisi olmadığından, ders aralarında ayaklarını denize sokacaklarını zannederek üniversitemizi seçti. Nerden bilsin garibim en yakın denizin Gökova olup oranın da 27 km uzakta olduğunu!... Akşam Marmaris’te veya Bodrum’da olacağını hayal eden genç, hafta sonları da Datça veya Fethiye’ye gideceğini zannediyordu. Yani biz anlatmasak da öğrenciler burayı denize yakınlığından dolayı tercih ediyordu. Tamam!... Öğrenci deniz hayaliyle gelsindi!... Yani hayatla ilgili tercihini yapmış bir insan olarak gelsindi!... Bu tür insanlarla kolay anlaşılır. Gencin hayata bakışı belli… O hazır bilgi üzerinden işlersin geri kalanını…
Ne yazık ki biz bunu bile yapamadık… İlk 10 sene kuruluş mücadeleleri, yapılaşma, kadro hazırlama, üniversite kültürü oluşturma ile geçti. Tabiri câizse “şeytan taşlamaktan ibâdet etmeye vakit bulamadık.”
Ya sonra!...
Maalesef sonra ideallerden çok “kısır döngülere” kurban edildi… Aşağı yukarı gelişimini ve merhum Sıtkı Koçman’ın desteği ile yapılaşmasının büyük bir kısmını tamamlamış olan üniversitemiz tam da başlıktaki havaya gelmişti. Kamuoyuna diyeceğimiz: “Ev yapçeesen tuğladan, diploma alceesen Muğla’dan” cümlesi idi ama ondan sonraki seneler, bırakın nitelik arttırmayı, nitelikli akademisyenleri üniversitemizden kaçırtmakla uğraştık. Muğla Üniversitesi’nden ayrılan bir arkadaşın CERN’de çalıştığını biliyor musunuz? Bir başka arkadaş soluğu Amerika’da aldı… Bana da olmadık mobbingler uygulandı ama ben burada verimli olmaya kararlı olduğumdan, hakkımda açılan 22 soruşturmaya rağmen, yaş haddi ipini Muğla’da göğüsledim.
Maalesef üniversite yönetimlerimiz gerçekçi ve iyi planlanmış bir kitle iletişim stratejisi geliştiremedikleri için, başlıktaki sloganı hâlâ hayata geçiremediler. O yüzden üniversitemize hâlâ seçme öğrenci gelmiyor. Buna bir de kontenjan arttırımı eklenince (Neyse… Geçen yıl bazı bölümlerde kontenjan düşürüldü; inşallah nitelik artar.) tam da “yandı gülüm keten helva” durumu yaşadı yıllarca üniversite. Eh… Üniversite öyle olunca, şehir de bir türlü “üniversite şehri” olamadı. Bu iş en çok Kötekli ve Yeniköy’e yaradı; oralar plansız gelişen “üniversite mahallesi” oldu… Oldu da bir işe yaradı mı? HİÇ!...