Şair Hilmi Yavuz, 14 Nisan 1936 tarihinde dünyaya gelmiş; yani bugün 90 yaşına girmiş bulunuyor. 20. yüzyılın ikinci yarısı ve 21. yüzyılın ilk çeyreğinde, Türk dil ve kültürüne doğrudan tesiri olan bir şair, düşünür ve yazar. Sosyal etkisi çok olsun diye Allah sağlıklı ve uzun ömür vermiş; inşallah daha da verir…
Hilmi Bey, daha çok şairliği ile bilinen ama nesir alanında ve düşünce dünyamızda da son 50 yılın etkili entelektüellerinden biridir. Belki onu şair olarak anmak ne kadar doğru ise entelektüel olarak da zikretmek gerekir. Çünkü o entelektüel tarifine tam uyan bir kişilik gösterir.
Onun adını ilk defa 1975 yılında İsmail Cem ve Ercan Arıklı’nın çıkardığı Politika gazetesinde gördüm. Bir gün Hilmi Yavuz, Politika gazetesindeki köşesinde okullarda Osmanlıca okutulmasıyla ilgili bir yazı neşretti. Sesin geldiği cephe beni şaşırtmıştı. Hiç beklemiyordum “sol cenah”tan böyle bir ses gelmesini. Okullarda Osmanlıca okutulmasını propagandacı bir dille değil de aklî ve olması gereken normal bir uygulama olarak anlatıyordu Hilmi Yavuz. Yıllar sonda yüz yüze tanıştığımızda kendisini ilk tanıma vesilesi olarak o yazıyı söylediğimde, o yazıdan dolayı ne “linçler yediğini” anlatmıştı da tatlı bir hüzünle hatırlamıştık.
Bu Osmanlıca meselesi ile Hilmi Yavuz’un adına elbette bir mim de koymuştum. Bu olaydan sonra zaman zaman şiirleriyle karşılaştım. Hikâyeci teknik değil de saf şiir söylemesi dikkatimi çekmişti ama ne yalan söyleyeyim, güya “ideolojik farklılık” sebebiyle oluşan körlükle onu yeteri kadar tanıyamamışım.
1980’li yıllarda, Hilmi Bey, bende şairliğiyle yer etti. Televizyondaki (TRT 2 idi galiba) şiir programları dikkatimi çekiyordu. Şiir konusunda ufuk açıcı sözler sarf ediyor; konuğu ile nitelikli poetika sohbetleri yapıyordu. Bir yandan da onu okudukça ideolojik körlükten uzaklaştım ve saf-lirik şiirin kaynağında olduğumu hissettim. Klasik gelenek de vardı şiirinde, modernite de ve tabii ki nitelikli bir Batı; yani Fransız şiiri etkisi de. Hiçbir şiir geleneği çiğ durmuyordu şiirlerde. Özümsenmiş; yoğrulmuş ve yeniden üretilip “Hilmi Yavuz şiiri” olmuş şiirlerdi bunlar. Bizim gelenekle ilişkilendirmeye kalkarsam, onda hem Fuzûlî vardı, hem Bâkî, hem Şeyh Gâlip…
1990 başlarında Hilmi Bey ile yapılmış bir gazete röportajını okudum. Aynı zamanlarda Aliya İzzetbegoviç’in “Doğu ve Batı Arasında İslam” adıyla tercüme edilen kitabını da okumuş ve İslamiyet ile ilgili yeni açılımlara ulaşmıştım. Hilmi Bey’in o mülakatta söyledikleri ile açılım ufkum genişledi. Genel olarak söyle diyordu Hilmi bey: “Müslüman, bütün soruların Kur’an-ı Kerim’de sorulduğuna ve bütün cevapların orada verildiğine inandığı için, bu dünya ile ilgili sorular sormaz ama Hristiyan’ın tahrif edilmemiş kitabı 20 sayfadır; Peygamberi Hz. İsa da 32 yaşında ölmüş ve ‘Benim devletim öbür dünyadır.’ diyerek bu dünyanın kullanımı ile ilgili hiçbir şey söylememiştir. İşte böyle bir durumda Müslüman bu dünyanın kullanımını dert edinmez ve bu dünya ile ilgili sorular sormazken, Hristiyanlar, kitaplarında yazmadığı için, bu dünya ile ilgili sorular sormuşlardır. Batı’nın gelişmesini buna bağlamak gerekir.” Meâlinde cümleler kurmuştu. Bu tespit, bana Matüridî zihniyetin egemen olduğu coğrafyada gelişen bilimsel ilerlemenin de sebebini ve formülünü veriyordu. Akletmeyi önceleyen Matüridî geleneği ile sorgulamayan Eş’arî geleneğinin farkını veriyordu Hilmi Bey ve bununla Mehmet Akif Ersoy’un Safahat’ta dile getirdiği toplumsal şikayetlerin arka planını anlamaya yardımcı oluyor; bu yönüyle filozofik bir geleneğin 20. yüzyıla yansımasının örneğini veriyordu.
Sonraki zamanlarda, Hilmi Bey’in Behcet Necatigil’in öğrencisi olduğunu öğrenmem de onun şiirine daha da yakınlaşmama sebep oldu.
Yoğun Fuzûlî okuduğum yıllardı ve Fuzûlî’deki hüzün psikolojisi ve söyleminin sebeplerini arıyordum. Fuzûlî’nin hüznü ifade ederken bir tür “katarsistik psikoloji” anlattığını seziyordum ama dile getiremiyordum. Öyle bir günde Hilmi Bey’in “Hüzün ki en çok yakışandır bize” mısraını gördüm. “Bana” demiyor; “bize” diyordu… Yani hepimize yakıştığını söylüyordu. Tabii bu Fuzûlî merkezli duygusal kurbiyet ile daha yakından okumaya başladım Hilmi Bey’i…
Şiirlerinin, nesir kitaplarının, köşe yazılarının sıkı takipçisi olduk. Şiirdeki imge kurgulamasının ve üslup mükemmelliğinin bir başka yansıması nesirlerinde görülüyordu. Nesirlerinde üslup kadar tespit, analiz ve kompozisyon mükemmelliği, onun tür fark etmeksizin bütüncül bir yapı arz ettiğini gösteriyordu. Tespit ve izahlarında düşünce derinliği ve beslendiği kaynak zenginliği, okuyucuyu derinden etkiliyordu. Şiirlerindeki epigram coğrafyası, onun beslenme zenginliğini ve geniş coğrafyasını gösterir.
Pek çok zeki insanda olduğu gibi, Hilmi Yavuz, hayatla alay etmeyi de sever ama pek çok zeki insanın yapamadığı şekilde, hayatla alay etmeyi İrfan Külyutmaz olarak anlatırken, arkada sadece ironik zenginlik değil; derin bir düşünce âlemini de gözler önüne serer.
Hilmi Yavuz için şöyle bir hüküm vermek yerinde olacaktır sanırım: Hilmi Yavuz, birikimini genellikle şiir coşkunluğu ile anlatır ama şiire sığdıramadığı veya sığdırmak istemediği birikimini düşünce yazıları ve ironik metinleriyle anlatır.
Allah, üstad-ı meâlî-semîrimiz Hilmi Yavuz’a nice sağlıklı yaşlar nasip etsin.
Sağlık, safâlık ile…