Değerli dostlarım, bir önceki yazımda “Ne Zaman Öğreneceğiz” başlıklı, kısmen turizm sektörüne ithafen kaleme aldığım yazımla huzurlarınıza çıkmıştım. Yaz günleri geldiğinde adına “sezon” denilen bir çalışma dönemine girilir. Bu sene ise bu başlık pek atılmıyor; onun yerine "Battık, bittik, tükendik, boş duruyoruz" gibilerinden serzenişlerde bulunuluyor. Galiba adına turizm dediğimiz, gezme ve eğlenceyle birlikte tatil sektörünü iyi idare edemiyoruz gibime geliyor.
Turizm, sektör olarak bendenizin hiç ilgi alanında değildir. Zira hayatım boyunca tatil anlamında bir merkeze ya da bir ören yerine gitmedim. İş kolu olarak da ilçem Ula’da, Sakarkaya’nın üzerinde oturduğumuz için belki de bu işle fazla ilgilenemedik. Neyse, bu konuyu, bu işi bilen ve anlayan ağabeylerime ve sahiplerine bırakıyorum.
Bugünlerde Temmuz ayının yarısını geçmiş durumdayız. Eski dilde “Eyyam-ı Bahur”, yerel ağızda ise “eyembuhur” denilen oldukça sıcak günlerden geçiyoruz. Her mevsim güzeldir ve anlamlıdır. Yaz günlerinde sıcaklık artar, sebze ve meyveler olgunlaşır, insanın kullanımına hazır hâle gelir. Eğer gerek meyve, gerekse sebze olgunlaşmazsa zayi olur, yenmez, heba olur. Onun içindir ki atalarımız bu mevsim için “Hamlar erecek” derlerdi.
Esas konuma geçmeden önce böyle bir girizgâh yapmak istedim. Umarım siz değerli okurlarımı sıkmamışımdır.
Ülkemin gündeminde çok olay gelişiyor. Bu olayları enine boyuna yazanlar, paylaşanlar, makale hâlinde kamuoyunun huzuruna getirenler olduğu gibi; yalan yanlış ifadelerle, olmamış olayları olmuş; gerçekleşmiş olayları gerçekleşmemiş gibi sunarak kamu vicdanını yaraladıklarına da şahit oluyoruz. Ulusal basın dediğimiz kocaman “medya” kuruluşlarının gerek yazılı gerekse televizyon kanallarında olayların seyrini değiştirmek veya kamuoyunun dikkatini başka yöne çekebilmek için çaba sarf ettiğine de ne yazık ki şahit olmaktayız.
Esasen bendenizi değil ama bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak bu olaylar karşısında “Acaba bu işin doğrusunu öğrenemeyecek miyiz?” diye geceler boyu gözüme uyku girmiyor.
Gerek il merkezim Muğla’da, gerekse ilçem Ula’da yaşananlar da az buz değil; kafamı kurcalamaya devam ediyor. Yaklaşık kesintisiz elli (50) yıl, gündüzleri şimdilerde adı Menteşe olan Muğla ili merkez ilçede kaldım. Geceleri ilçem Ula’da evimiz olduğu için yatmaya gelirdik. Ne zamanki Muğla ili merkez ilçesinde, gerek idarî, gerekse siyasî ve ekonomik bakımdan tamamen ilçem Ula’da oturmaya başladım, çoluk çocuğumla yaşamaya başladık, o zaman anladım ki ilçem Ula her bakımdan geri bırakılmış.
Her yönüyle görmezden gelinmiş; "Az olsun, benim olsun; küçük olsun, bizim olsun" zihniyeti hâkim kılınmış vaziyette. Tuzu kuru olanlar ve göbeğini kaşıyan adamlar hariç, bir avuç insanın mutlu olduğu; diğer insanların ise mutlaka bir aracı vasıtasıyla bir şeyleri yaptırabildiği bir köyden büyük kasaba hâline getirilmiş buldum ilçem Ula’yı, elli yıl sonra. Gerçi bana göre hiçbir şey yapılmamış. Hiçbir kamu yatırımına el atılmamış. Adeta “Kısıtlı imkânlarla bu kadar yapılır” mantığı dikte ettirilmiş; insanların en zayıf noktaları değerlendirilerek bu fikir zihinlere kazınmış.
Bazen sülalesini ve aile yapısını bildiğim, tanıdığım Ula’lı kardeşimle sohbete başlıyoruz. Konu dönüp dolaşıp yerel yönetimlere geliyor ve başlıyoruz geçmişte kesintisiz yirmi beş yıl belediye başkanlığı yapmış olan zihniyetin Ula’ya neler veremediğini konuşmaya… Ama sürekli seçimle iş başına geldiği konusunda hemfikir oluruz. Sonuç yine değişmez: “Sizinkiler, bizimkiler...”
Bir önceki yazımın da başlığı “Ne Zaman Öğreneceğiz?” idi. Bu şekilde ifade hiç değişmedi, değişmeyecek gibi de görünüyor.
İl merkezinde olup bitenleri ve yaşananları, gazetemizin duayen köşe yazarı ve ağabeyimiz, gazeteci Sayın Özcan Özgür Bey’in her gün (Pazar hariç) kaleme aldığı yazılardan öğreniyoruz.
Bu günlerde, 1 Nisan 2014 tarihinden itibaren yürürlüğe giren Büyükşehir Belediyeleri Kanunu çerçevesinde Muğla ilimiz de büyükşehir belediyesi oldu. Bu sistem dâhilinde, kısa adı MUSKİ olan Muğla Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü ile ilgili bir takım —şimdilik söylenti diyelim—, eski ve yeni idareciler arasında soruşturmaya tabi tutulanlara da kesin suçlu demeden, masum diyelim ve gerçekleri öğrenebilmek adına yazılı ve görsel basını takip edelim.
Diyeceğim de, Muğlamızın kendine has ve çalışır vaziyette bir adet TV’si yoktur. İlçelerde vardır, ancak il merkezinin, valimizin, il emniyet müdürümüzün, il jandarma komutanımızın ve büyükşehir belediye başkanımızın bulunduğu bir bölgede (yani Menteşe ilçesinde) ulusal ya da yerel bazda yayın yapan bir TV kanalı bulunmamaktadır. İlçem Ula’da ise basın/yayınla ilgili hiçbir şey yoktur.
Bir konuya açıklık getirmek istiyorum. Muğla Merkez İlçe dediğimiz bu yer, 01.04.2014 tarihi itibariyle “Menteşe İlçesi” olarak yasal hâle getirildi. Ancak bizim Kavaklıdere ilçesine bağlı, daha önceden çok popüler olan ve tüm Türkiye’nin bildiği Menteşe beldemiz de vardı. Menteşe beldesi, yukarıdaki tarihte mahalle hâline getirildi. Bizim Akyaka mahallemiz gibi. Yanlış anlaşılmalara vesile olmamak için önce “Muğla Merkez İlçe” diyor, sonra da “Menteşe İlçesi” olarak düzeltiyorum.
Geçenlerde adını sıkça duymaya başladığımız MUSKİ’nin genel müdürünün makam odasının 980 bin TL’ye yenilendiğini okuduk ve dinledik. Sonradan Muğla merkez ilçede bulunan, tarihi özelliği bulunan bir binanın da MUSKİ tarafından alındığını öğrendik. Arkasından da bir idareci tarafından “MUSKİ idaremiz kısıtlı imkânlarla hizmet etmeye devam ediyor” denildiğini, gerek gazetelerden gerekse Facebook’taki resmi paylaşımlardan gördük.
Muğla ili içme suyunu en pahalıya içen il konumunda. Bunu sadece ben demiyorum, herkes böyle diyor. Demek ki bir yerlerde arıza var. İlçemiz Ula’nın içme suyu, kış aylarında kendi cazibesiyle Akarca Deresi’ndeki kaynaklardan gelir. Ama yaz gelince, göç de çok olduğu için yetmiyor ve kuyu sularının pompalarla depolara verilmesi sonucunda maliyet artıyor. Bendeniz de bilirim, Ula’lı da bilir: Akarca Deresi’nde hâlâ boşa akan, boş akan kaynak sularımız mevcuttur. Bu sular neden ana şebekeye bağlanmaz, hep düşünürüm. En son Başkanımız Nadi Şenkal zamanında bir çalışma yapılarak, bu boş akan kaynak sularımız doğrudan depolarımıza getirilmiş ve yıl boyunca kaynak suyuna kavuşmuştuk. Daha öncesini sormayınız, bendeniz de yazmayayım.
Son olarak, bendenizin yaşam felsefesine göre suçlu aramayı hiç sevmem, araştırmayı da. Yüce Allah’ımız Kur’an-ı Kerim’de, “Kardeşinizin gizli hallerini araştırmayınız. Eğer araştırmazsanız ve görmezlikten gelirseniz, Allah da sizin küçük günahlarınızı affeder” buyuruyor. Burada söz edilen din kardeşliğidir. Zira Kur’an’da, “Müminler ancak kardeştirler, öyleyse tatlı dille iki kardeşinizin arasını bulunuz” buyrulmaktadır.
Bir fıkra ile (Nasreddin Hoca fıkrası) yazımı sonlandırmak istiyorum:
Hoca’nın evinden her şey çalınmış. Bu işi meslek hâline getiren hırsızlar, evin altını üstüne getirerek her şeyi götürmüşler. Hoca’nın canı sıkılmış. Gitmiş kadıya müracaat etmiş. Kadı efendiye, “Böyle böyle, şöyle şöyle oldu” diye anlatmış. Kadı demiş ki:
— Hoca, eve neden kilit takmadın?
— Taktım.
— Neden bekçi koymadın?
— …
— Neden evini beklemedin de yattın uyudun? Eğer bekleseydin, kapıya kilit taksaydın, gece evini bekleseydin; evin hırsızlar tarafından talan edilmezdi.
Nasreddin Hoca demiş ki:
— Kadı efendi, şimdi yani… Hırsızın hiç mi günahı yok?
Hoşça kalınız. Sağlıcakla kalınız.