Her şey “delüklü demür”ün icadıyla başladı. “delüklü demür”… Yani “tüfenk”… Daha sonra biz ona “tüfek” dedik.
“Tüfek” sadece barutun gücünden faydalanmak değil, “kol gücü”nü terk etmeye başlamanın ilk adımıdır da. Önce barut, arkasından buhar gücü, “kol gücü”nü değersizleştirdi.
Bu ne demekti?
Mesele sadece kolla kullanılan, kılıç, ok, yay, mızrak değildi. O yüzyıllar için kol gücü demek, aynı zamanda tarım toplumu demekti. Çünkü tarım sadece insan ve hayvan gücüyle yapılıyordu. Savaşlarda kol gücü demek, hasım veya düşmanla metçe yüz yüze savaş demekti. Köroğlu o yüzden “Tüfenk icad oldu mertlik bozuldu” der. Yani düşmanla yüz yüze vuruşurken, “delüklü demür” ile barutun gücü sayesinde uzaktan vuruşulur oldu.
Kısacası barut ve buharın gücü, tarım toplumu insanları için huzurlarının bozulması, alışılmış olan her şeyin alt-üst olması demekti.
Öyle de oldu…
Thomas Sawery de, Thomas Newcomen da James Watt da geliştirdikleri buhar kullanım tekniği ile 18. yüzyıldan itibaren insanlığın binlerce yıllık alışkanlıklarını değiştirmeye başladılar…
Başlayış o başlayış, değişim o değişim!...
İnsanoğlu 18. yüzyılın ortalarından beri büyük değişimler yaşamaya başladı.
Buhar makinaları, insan gücüne duyulan ihtiyacı azalttı ve giderek yok etti.
Rüzgâr ve kürek ile çalışan gemilerin yerini buharla dönen çarklar almaya başlayınca, denizcilikte insan gücü kullanımı azalmaya başladı.
Tarım arazilerinde insan ve hayvan gücü gittikçe azaldı ve artık neredeyse hayvan gücü kullanılmıyor. (Türkçe’de hayvan gücüyle işlenen tarım günlerinden kalma “bir çift öküzle işlenen arazı” anlamındaki “çiftlik” kelimesinden başka, hayvan gücü yok artık tarımda.) Her şey makine gücüne dönüştü. İnternette görüyorsunuzdur… Yüzlerce insan ve bir o kadar da hayvan gücüyle 10-15 günde yapılacak sürme işi, çok pulluklu bir iş makinası ile birkaç saatte yapılır oldu.
Pamuk tarlalarında, pamuk toplama makinaları; zeytin tarlalarında zeytin toplama makinaları, yüzlerce işçinin 10 günde yapacağı işi saat ölçeğine düşürdü.
Yani her şey, kol gücü zamanına göre daha hızlı yapılır oldu.
İşte insanlığı en çok yoran şey, bu hızdır.
Bütün insanlık aynı şekilde yaşamıyor. Dünyanın bazı bölgeleri üretim hızında en ileri seviyeye ulaşmışken, bazı bölgeleri tedrici olarak bu nimetten daha az yararlanıyor ve hatta bu ilerleme ve hızın farkında olmayan insanlar bile var.
Tren yollarının moda olduğu bir zamanda, Avrupalılar buhar gücünden habersiz bir topluma tren yolları yapmayı teklif etmişler ve 30 günde gidecekleri yolu 2 günde gideceklerini söylemişler. Kabile mensupları toplanmış… Düşünmüş taşınmış… Uzun uzun tartışmışlar ve sonunda yaşlılara sormuşlar. Yaşlılar da düşünmüş-taşınmış ve şu karara varmışlar: Pekiii!... 2 günde yol alırsak, geri kalan 28 günde ne yapacağız?
Ve tren yolundan vaz geçmişler.
Başka bir hikâye…
Avrupalı turistler Peru dağlarını gezmeye gitmişler… Gün boyu gezmişler, gezmişler… Akşama doğru, bir yamaçta Perulu rehber: “Biraz duralım ve dinlenelim!...” demiş. Avrupalı turistler: “Akşam olmak üzere bugünkü göreceğimiz yerleri görelim de öyle duralım.” demişler ve” Şimdi niye duruyoruz ki?” diye ilave etmişler. Perulu rehber: “Çık hızlı yürüdük. Ruhlarımız arkada kaldı. Duralım ve ruhlarımız bedenlerimize yetişsin.” diye cevap vermiş.
Hâsılı, dostlar, kol gücü yerine buhar ve makine gücünü kullanmaya başlayalı beri, insanlık binlerce yıllık dingin hayatını terk etmeye ve çok hızlı bir hayat yaşamaya başladı. Bu değişim kapitalizm için bulunmaz fırsattı ve “Hızlı üret, hızlı tüket. Kapitalizm, “Mutlu olmanız için bizim ürettiklerimize sahip ol ve onları da hızla tüket ve yenisini al!...” şeklinde bir hayatı, insanlık için olmazsa olmaz hâline getirerek herkesi gönüllü köle şekline dönüştürdü. Biz de kapıldık bu hız çağına. Oysa Köroğlu dedemiz, tarım toplumundan sanayi toplumuna karşı en veciz sözü söylemişti ama sadece şiir zannettik o sözü. Meğer hız çağının başlangıcında, hıza yöneltilen en köklü eleştiriymiş.
Keşke Köroğlu’nu dinleseydik de sâkin ve dingin bir hayat yaşasaydık!...