Bir Cumartesi sabahı Evliya Çelebi misali yola koyuldum. Güneş yüzünü gösterse de hava ufak ufak esiyordu. Kıvrımlı yolları aşarak Nazilli’ye vardım. Şehrin koşturmacası çoktan başlamıştı. Sağa kıvrıldım. Menzile varmak için daha bir saat vardı. Menzil mi? Aydın Dağları’na sırtını yaslayan, Süleymanlı Gölü’nün doğusundaki kadim kent Buldan….

Geçen dakikalar, gidilen yol heyecanımı artırıyordu. Zaman yolcusu şehir beni nasıl karşılayacaktı acaba? O eskilerden selam gelecek miydi? Üzüm bağlarının arasına girdiğimde havasını teneffüs etmeye başladım. Uzakta biraz uzaktaydı. Sol tarafımdaki tepenin üzerinde zarafetiyle kuruluyordu. Kapısından içeri girdiğimde beni tebessümle karşıladı. 4 Eylül Ortaokulu’nun önüne geldiğimde o eski Buldan havasını iliklerime kadar teneffüs edeceğimi anladım. İşte Buldan diye haykırmak istedim. Arabayı park edip koşar adımlarla şehri adımlamak istedim. İçimde koşuşan kıpırtılar, yönümü nereye çevirmem gerektiği konusunda beni kararsız bırakıyordu. Sakin sokakların arasına daldım. Bir sağa bir sola bakmaktan ne yapacağımı şaşırmıştım. Bahçelerden sarkan dalların yeşili, dar sokaklar, cumbalı evler, küçük konaklar, beni hiç bırakmayan bir serinlik…

Nerede, nasıl kaybolduğumu bilmiyorum. An şu an mı geçmişte kalmış zamanın bir anı mı ona bile karar veremiyorum. Kadim zamanlardan selam getiren Türk ve Müslüman ahali küçük camilerin hoş avlularından bana el sallar gibiydi. Kimisi ise ekmeğinin peşinde. Evlerde haney altlarında bulunan dokuma tezgahlarında yalnızca tıkırtı sesini bize duyuruyor. Selam verip saygıyla geçiyorum o sokaktan. Bir yaşlı el tutuyor çekip alıyor beni evine. Ailece tanışıyoruz. Kahve ikramı sanki misafirperverlik nişanesi gibi… Kalkıyorum zamana yetişmek için. İmkânsız. Çünkü Buldan küçük ama ruhu çok büyük… Hangi sokağını gezebilirim diyorum. Tarif ediyorlar. Yol beni Talat Tarakçı Konağına çıkarıyor. Kapıda Şeyma Hanım karşılıyor. Güler yüzle buyur ediyor. Keyifle konağı anlatmaya koyuluyor. Hiç kesmeden dinliyorum. Ahşaptan zamanın kokusunu alıyorum. Odaların ihtişamı içinde kayboluyorum. Ağır adımlarla merdivenleri çıktıkça konak beni büyülüyor. Hele ki salondaki odanın ortasında kurulan küçük havuzun işlevini duyunca hayran oluyorum. Dönemin belediye başkanı Talat Tarakçı, önemli toplantılarda söylenenleri başkası duymasın diye o havuzun çeşmesini açıp su şırıltısı sesiyle sohbeti perdelermiş. Ta İstanbul’da duymuştum bunu. Ağır adımlarla dinginliğin içinde tırmanıyorum yokuşu. Behçet Uz konağına varıyorum. O kıymetli isim Buldanlıymış. Ülkemize kattığı değer için minnettar oluyorum. Konağın zarafetinde kayboluyorum. Kuş cıvıltılarını takip ediyorum. Bel-Küm’e götürüyor beni. Dokumanın inceliklerine dalıyorum. Makine kokusunda kaybolmuş ruhumu bir süre aramaya bile çıkmıyorum. Kendime geldiğimde Güroluk Mahallesi’nde yürüdüğümü anladım. Köşedeki Hacı Bekir Camii’nde soluklandım. Bu küçük camiinin içine girdiğimde kendimi yine zamana bıraktım. Ahşabın kokusunu içime çeke çeke Allah’a dua ettim. Abbas Camii’nde de aynı duygulara kapıldım. Ardından yeniden sokaklara, insanlara karıştım. Dokumanın hem tarihini hem de kendini anlamak içindi bu arayışım. Dediler ki “Buldan insanı tarih boyunca İstanbul ile dokuma ticareti yapmıştır. Dolayısıyla çok zariftir ve tatlı bir Türkçe konuşur. Çünkü oradaki kültürü bu ilçeye taşımıştır.” Hayran oldum. Ayrıca çarşı esnafının misafirperverliğini görünce içim ferahladı. Ahilik teşkilatından kalan anlayışın bir nebze de devam ediyor olması beni umutlandırdı. Ülkenin bir yerlerinde yaşayan bir ruh bir benlik var diye düşündüm. Birbirine yönlendiren esnaf, ikram etmek için çırpınan esnaf, iyisi ile kötüsü arasında farkı anlatan esnaf, fiş veren esnaf, içinde bulunduğu durumun farkında olan esnaf, güvenip bana dükkânı bir süreliğine emanet eden esnaf… Hepsini bir günde yaşadım. Çarşıdan yüzde yüz pamuk kıvrak iplikten bürümcük şeklinde dokunan yazın serin kışın sıcak tutan Buldan bezi kıyafetleri, havluları, örtüleri poşete koydum. Gezinmeye başladım. Üzerime ferahlık getiren akşam yeli esiyordu. Karnımın acıktığını hissettim. Tedbirliydim nerede ne yenir diye merak etmiştim zaten. “Bu yörenin insanı çalışmaktan yemeye vakit bulamamış.” dediler. “Nasıl?” “Nasılı mı var vakti olmadığı için kısa vakit alan yiyecekler ile karın doyurmuş.” dediler. “Ehh madem o zaman yöresel yemek olarak söylediğiniz balcan-soğan ve çağla dövmesi yiyelim.” dedim. Yanına da yörenin mis gibi yayık ayranı… Güzelmiş. Ayrıca otlu pide ve sütlü simidinin kadim zamandan kalma yöresel yiyecekleri olduğunu da ekleyelim.

Akşam vakti gelmişti. Gün tepeden Aydın Dağlarını aşmak üzereydi. Zamanı tutamadım. Yalnız bana hediye ettiklerini de unutmayacağım. Dünden bugüne geleneği yaşatan Buldan’ı böyle dolu dolu gezebildiğim için mutluyum. Bu sürede misafirperverlik gösteren Ali Rıza Bey ve annesine, Şeyma Hanım’a, Önder abiye, Veysel abiye ve nice güzel insanlara teşekkür etmek istiyorum. Kadim zamanlardan günümüze ruhu hala ayakta olan Buldan’ı gözümüz gibi bakmayı kendime ödev bildim. Zamanın ruhunu yaşayan insanları ve şehrin geleneğini gördükçe mutlu oldum. Ahiliğin devam ettiğini görünce umudum arttı. Camilerdeki maneviyatın yaşadığını görünce huzurum arttı. Konakları, akasyaları, manolyaları, dar sokakları, şırıl şırıl akan çeşmeleri, yeni dünyaları, dokuma tıkırtıları, ahşap kokusu hepsine el salladım. Geniş meydanın oradan ağır ağır yola koyuldum…

Not: Naçizane bu fakirin düşüncesi şudur. Buldan eski ve yeni olarak kesinlikle iki ayrı yerleşim olarak değerlendirilmeli. 4 Eylül Ortaokulu sınır kabul edilerek eski Buldan’da kadim tüm değerlerin yaşatılması için çalışılmalı. Zaten belli çalışmalar yapılmış, umarım eski Buldan’da tüm evler ve konaklar restore edilir. Yeni evlerin de eski mimariye dönüşümü sağlanır. Yöre insanı ve bürokrasinin bunu böyle düşündüğüne ve bu durum üzerine çalışacağına şüphem yoktur. Saygılarımla…