Muğla imarla değil, alışkanlıklarla yok ediliyor.
Bu düzeni mümkün kılan şey ise sessizlik.
Bu yazı; sisteme, kendimize ve yönetenlere yöneltilmiş ince ama ısrarlı bir sitemdir.
Suçlu aramak için değil, sorumluluğu hatırlatmak için kaleme alınmıştır.
Muğla sokaklarında gezerken insanın aklına hep aynı soru düşüyor:
Bir şehrin sahibi kim olmalı?
Kâğıt üstünde belediyedir, hukuken devlettir, seçim zamanında halk denir…
Ama Türkiye’de gerçek başka işler.
Bu coğrafyada çoğu zaman şehirleri, ona en çok emek verenler değil;
yanlış kararlar, çıkar ilişkileri ve bu kararlara sessiz kalanlar birlikte yönetir.
Burada “yöneten” derken tek bir makamı ya da kişiyi kastetmiyorum.
Bir şehri; merkezi idarenin kararları, yerel yönetimlerin uygulamaları, bürokrasinin tercihleri, şirketlerin çıkarları, aracı aktörlerin pazarlıkları ve bütün bunlara sessiz kalarak meşrulaştıran toplumsal davranışlar birlikte yönetir.
Yani mesele bir koltuk meselesi değil;
bir düzen meselesidir.
Bu düzen değişmedikçe, isimler değişse de sonuç değişmez.
Kıyılar imara açılırken kim ses çıkarıyor?
Ormanlar yanarken kaç kişi hesap soruyor?
Trafik, pahalılık, düzensizlik… herkes şikâyet ediyor ama kimse kendi payına bakmıyor.
Doğan Kuban yıllar önce uyarmıştı:
“Kent, yalnızca binalardan değil; o kentte yaşayan insanların kültüründen oluşur.”
Eğer bir şehir hoyratça tüketiliyorsa,
sorun yalnızca yönetenlerde değil;
o hoyratlığa razı olan kültürde de aranmalıdır.
Bu yüzden mesele sadece yanlış kararlar değildir.
Mesele, o yanlışların olağan, normal, hatta kaçınılmaz sayılmasıdır.
◆ ◆ ◆
Bir ziyaret dili meselesi
Sn. ………
– Makamında ziyaret ettik.
– … toplantısında birlikteydik.
– … konusunda istişarelerde bulunduk.
Bu cümleleri artık ezbere biliyoruz.
Ne konuşulduğu belirsiz, ne sonuç alındığı meçhul; ortada bir kamusal kazanım yok.
Ama fotoğraf var. Paylaşım var. Altına da “şahsıma gösterilen ilgi ve alakadan dolayı” diye başlayan süslü bir teşekkür.
Biraz dürüst olsak da şunu yazsak ya:
“Kendi bireysel menfaatlerimiz ve küçük dünyamız için gerekli temasları kurduk.”
“Kurum ziyareti” ve “hayırlı olsun” başlığıyla yapılan bu temasların önemli bir kısmını artık masum bir nezaket değil, bir yatırım hamlesi olarak görüyorum.
Esasında bu ziyaretler, kişinin kendi isteklerine ve beklentilerine yönelik bir koridor açma teşebbüsüdür.
Makamları temsil ettikleri sorumluluklardan koparıp birer mekâna indirgeyen,
liyakati değil yakınlığı esas alanlar için bu yorum fazlasıyla geçerlidir.
Çünkü mesele kurumlar değil, kişiler;
mesele kamu yararı değil, kişisel pozisyon almaktır.
◆ ◆ ◆
Peki ya biz?
Yöneteni eleştiriyoruz ama kendimize bakıyor muyuz?
Bu ülkede herkes aynı cümleyi kuruyor:
“Bunlar yüzünden ülke bu hâlde.”
Tamam, payları var.
Ama yarım gerçek, gerçek değildir.
Burada asıl mesele yönetenler değil yalnızca.
Mesele, yönetenlerden ne talep ettiğimiz ve onları ne kadar sıkıştırdığımızdır.
Biz talep etmedikçe,
biz hesap sormadıkça,
biz “neden?” diye sormadıkça,
yönetim kendiliğinden şeffaflaşmaz, kendiliğinden kamucu olmaz.
Yönetenler çoğu zaman önlerine konanı yapar.
Talep neyse, siyaset de oraya şekil alır.
Bu yüzden mesele “onlar ne yaptı” sorusundan önce,
“biz ne istedik, neye razı olduk ve neye sessiz kaldık” sorusudur.
Adnan Dalgakıran’ın açtığı pencereyi yok sayamayız:
Halk siyasetçiden ne istiyor?
— İmar affı
— Vergi affı
— Kayıt dışına göz yumulması
— Az vasıfla çok maaş
— Kamuya torpille giriş
— Ucuz krediler, ucuz döviz masalları
— Memuriyet kapısı
— “Benim gibilerine özgürlük, diğerlerine baskı”
— Eğitimin kendi ideolojisine göre şekillenmesi
— Hiçbir nitelik olmadan saygınlık talebi
— Herkesin bir yerlerde “reis”, “abi”, “ başkan” ilan edilmesi
Bu taleplerin içinde ne yok?
Demokrasi, hukuk, liyakat, şeffaflık, kaliteli eğitim, adil vergi, üretim, kültür, bilim…
Halk kolay olanı istedikçe, siyaset kolay olanı satar.
◆ ◆ ◆
Kille Koyu bize neyi gösterdi?
Ve son olarak Kille Koyu ile şunu net biçimde gördük:
Bu ülkede mesele artık bir koyu kurtarmak değil.
Mesele, kararların ne zaman, kim tarafından ve kime rağmen alındığı.
Dalaman’da yapılan şey bir bilgilendirme toplantısı değildi.
Önceden verilmiş bir kararın,
“katılım”, “istişare”, “şeffaflık” ambalajıyla halka sunulmasıydı.
İnsanlar bu yüzden salonu terk etti.
Çünkü itiraz ettikleri şey bir proje değil,
muhatap alınmamaktı.
Kille Koyu’nu önemli kılan,
ilk kez böyle bir şey yaşanması değil;
ilk kez bu kadar çok insanın
“artık yeter” demesidir.
İmar kararını tek başına belediye almaz.
Rantı tek başına şirket yaratmaz.
Talanı tek başına siyasetçi yapmaz.
Bunların alışkanlık hâline gelmesini sağlayan,
itiraz etmeyen,
normalleştiren,
“bir şey olmaz” diyen
geniş bir toplumsal zemin vardır.
Yanlış, bir kez yapılınca değil;
herkes susunca düzen hâline gelir.
◆ ◆ ◆
Artık sessizlik devri bitmeli
Sessizlik konfor değil, sorumluluktan kaçıştır.
Susmak nezaket değildir.
Susmak onaydır.
Yanlışa itiraz etmeyen,
yanlışın ortağı olur.
◆ ◆ ◆
Umut?
Umut etmeyi sevmesem bile, hayat bazen insanı umuda mahkûm ediyor.
Çünkü hâlâ bu topraklarda doğaya sahip çıkan insanlar var.
Bir koy için, bir orman için, bir kıyı çizgisi için sesini yükselten yurttaşlar var.
Umut bazen kalabalıktan değil,
ısrar eden birkaç vicdandan doğar.
Ama bu umut kendiliğinden büyümez.
Takip edilmezse, süreklilik kazanmazsa,
bugünkü itiraz yarının dipnotu olur.
Ve insanın ağzında yine bir şarkı dolanır:
Sezen Aksu’dan:
“Hadi gülümse
Belki şehre bir film gelir…”
Ama bu kez şarkı bir temenni değil, bir hatırlatma:
Gülümsemek için önce sahip çıkmak gerekiyor.
(Bu yazının çıkış noktası, Özcan Özgür’ün “Kentli–Köylü” paylaşımıdır. Teşekkürler.)