Gerçeğin peşinde koşan gazetecilerin bir ayağı her zaman içeride olmuştur...

TELE1 Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ onlardan biridir. Cumhuriyet Gazetesi Yazarlarından Mustafa Balbay da öyle... Ben de...

Yanardağ en son bir televizyon programında PKK lideri Abdullah Öcalan'la ilgili yaptığı açıklamaları gerekçe gösterilerek, “Suçu ve Suçluyu Övme” ve “Terör Örgütü Propagandası Yapmak” suçlarından İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından resen başlatılan soruşturma nedeniyle tutuklanmıştı.

Yanardağ'ın 10 yıl 6 aya kadar hapis cezası istemiyle tutuklu yargılandığı davanın ilk duruşmasında 101 günlük tutukluluk sonrası çıkarıldığı ilk duruşmada mahkeme Yanardağ hakkında 2 yıl 6 ay hapis cezası ve yatarı denk geldiği için tahliye kararı verdi. Ve Yanardağ tutuklu bulunduğu Marmara Cezaevi'nden serbest bırakıldı.

Bu haksız hukuksuz tutukluluk ve ceza O’nun için ilk değildi. Ergenekon Davası kapsamında da İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesince 10 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırılmıştı. O zaman çıkarıldığı mahkemece “Ergenekon silahlı terör örgütüne üye olmak ve Hükûmeti yıkmaya teşebbüs” suçlamasıyla tutuklanan Yanardağ, 10 Mart 2014 tarihinde Muğla E Tipi Kapalı Cezaevi'nden tahliye edildiğinde kendisini karşılayanlar arasında Halil Eğriboyun vardı...

 xx xx xx

Sevgili Halil, dönemin Erkek Sanat Okulu’nda öğrenci iken İlkadım Gazetesinde, ben Turgutreis Lisesi’nde öğrenci iken Tercüman Gazetesi’nde mesleğe adım atmıştık. Ömrünü “gazetecilik” denen aşkını yaşayarak geçirdi, ki hatta Köy Hizmetleri İl Müdürlüğü’nde kendisine bulunan işi bırakıp daha az para kazanacağını bilerek mesleğine dönmüştü... Yeri geldi, çalışmadığı yerel gazetede parasını verip sigortalı göründü ve sarı basın kartının sürekliliğini sağladı... Ben de en son Osman Gürün’e danışmanlık yaptığım Muğla Belediyesi’ni bırakıp, Zübeyde Fellahoğlu’nun Muğla Gazetesi’nde mesleğe “fiilen” dönmüştüm.

Ortak dostumuz Mustafa Balbay da Yanardağ gibi o günlerde Ergenekon davasında “hükümeti ve meclisi ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçlamasıyla yargılandığı Silivri’de aylarca bir hücrede 28 Şubat 2011 ve 6 Mart 2009 tarihleri arasında tutuklu kaldığında da sevgili Halil, Silivri’yi Muğla’ya komşu kapısı yapmış, her duruşmaya gitmişti.

En son Federasyon Başkanlığı yapan Atilla Sertel’in içinde yer aldığı ve İzmir Gazeteciler Cemiyeti tarafından yürütülen organizasyonla o duruşmalara pek çok yerden olduğu gibi İzmir’den de otobüsler kalkıyordu. Halil Eğriboyun hep o otobüslerdeydi... Bir seferinde beni de götürmüştü... Kış günü, hava ayaz mı ayazdı, konaklamasız iki gece yolculuk benim için çok ama çok zor koşullarda olmakla birlikte İzmir’den Nüvit Tokdemir, Okan Yüksel, Halil İbrahim Hüner ve öteki meslektaşlarımızla çok ama çok keyifliydi...

Mahşeri kalabalıkta duruşma salonuna girdiğimizde, Balbay ve diğerleri salonda yerlerine alınırken sevgili Halil’in “Balbay, Özcan’da burada.” diye bağırmasıyla Balbay’ın nemli gülen gözleri ile el sallamasını, o anı hala unutamam...

Elbette sevgili Haili olmasa o yolculuğu, o anı yaşayamazdım...

xx xx xx

Sevgili Halil beni sadece Silivri’ye taşımadı...

Muğla Kapalı Cezaevi’ne (Şimdi Kültür Merkezi) de taşıdı.

Onunla İlkadım Gazetesi’ndeyiz... Birlikte çalışıyoruz. Bir gün iki sivil polis geldi, “Savcılığa kadar gideceğiz” dediler. Aynasız beyaz Reno’ya binerken, bana yardım etmesi için Halil’i de aldık. Savcılık o zaman şimdi Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı olarak kullanılan binada... Girdik içeriye, yüzüme İzmir Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Mahkemesi’nden gelen müzekkere okundu ve kulağımda Savcının “Tutukluluğuna” sözü kaldı...

Kimselerin haberi yok... Oradan çıktık, polisler eşliğinde arka avludaki cezaevine vardık, Halil cebindeki sigara paketi ile paralarının hepsini verdi, ben içerideyim...

Tam olarak anımsayamıyorum, sevgili Halil “12 CHP'li Başkandan 12 Eylül'e Başkaldırı” adını taşıyan kitabında bu sahneyi anlatırken, “Özcan’ı hapishaneye teslim eden de olduk” gibi bir ifade kullanmıştı.

Bu günlerde yine bir yerlerde gündeme getirilen o “Turşu mu Cunta mı?” fıkram nedeniyle hapis edilmiştim...

Ben Halil’in rahmetli ustamız Tufan Doğu’yu saymazsak, birlikte çalıştığı ilk gazeteciyim. Çalıştığı son gazeteci de Merdan Yanardağ olmuştu... Yanardağ, 2011 yılında Yurt gazetesini kurdu, 3 yıl boyunca bu gazetenin Genel Yayın Yönetmenliğini, yazarlığını ve Başyazarlığını yaparken Halil’de Muğla Temsilciliğini yürütmüştü... İyi dostlardı... Aslında ben Cumhuriyet’te, O Milliyet’te çalıştığımız halde, Cumhuriyet’te benim tanımadıklarımla bile dosttu... İzmir Piyasası’nda sevilirdi... Demokrat İzmir’e bulaştı mı bilmiyorum, ama Yeniasır’da ve ANKA’da da çalışmıştı.

Bu arada ben yaklaşık 8 aydır Osman Gürün’ün şikayeti üzerine bir yazımdan dolayı savcılıkça soruşturma geçiriyorum. Her ne kadar savcılık soruşturmaya gerek yoktur kararı verdiyse de Büyükşehir Belediyesi avukatlarının itirazı üzerine dosya henüz kapanmadı…

xx xx xx

Şimdi hikayeyi bilenler “Halil’in ustan olduğunu neden yazmadın?” derler... Onu da yazalım.

Halil bir yerlerde bahsim geçtiğinde “Ona gazeteciliği ben öğrettim. Ustası benim..” demiş. Soranlar olmaya başlamıştı “Öyle mi?” diye... Ben de “Evet” diyordum. Tufan Doğu ikimizin de ustasıydı gerçek olan buydu...

Ama ben İlkadım’a Halil’den sonra engelli olarak gelmiştim. O zamanlar şimdiki gibi ne haber kaynakları ne de iletişim zenginliği vardı... Gazete sayfaları yaygın basından kesilmiş haberlerle dolduruluyordu. Yine de manşeti biz üretiyorduk... Bizim manşetleri kullanan yaygın basın gazeteleri de vardı! Tek haber kaynağımız ise her gün Valilikçe dağıtılan Jandarma ve Polis Vukuat Raporlarından oluşan bültenlerdi. Oradaki trafik kazası, kız kaçırma, yangın, hırsızlık cinayet ve benzeri “üçüncü sayfa haberi” dediğimiz olayları alıp haberleştiriyorduk.

Yine bir gün Tufan Doğu Tabakhane kahvelerine konken oynamaya giderken, bana “Gazeteyi sen çıkar” dedi. O ana kadar Halil ile ikisi çıkarıyordu. Geçtim daktilonun başına o raporlardan birini haberleştirdim. Raporun kendisi kadar bir şey çıktı. Halil gülmeye başladı... “Abi kalk oradan, bu haberlerle gazete dolmaz” dedi ve oturdu başına daktilonun... Çat çut, çat tut... Bir rapordan yarım daktilo sayfasından büyük haber üretiyor... Aldım birini okudum, hikaye yazmış... Güldüm, “Bu mu?” dedim. “Kralını yazarım” diye devam ederek, tekrar oturup ilk üretimimi o gün gerçekleştirdim...

Yine ikimizin birlikte olduğu bir yerde o soru soruldu. “Halil senin ustan mı?” diye... Ben “Evet ustamdır” deyince, ağzı kulaklarındaydı... Ardından “Ama Halil bana öğrettiği yerde kaldı” diye ekleyince O şöyle diyordu:

Endene etmecedin. Az önce ne güzel söyledin, buna ne gerek vardı?”... Tabii yine ağzı kulaklarındaydı... Güzel gülerdi...

xx xx xx

Tabii ben yukarıdaki şakayı yaparken, iki kitabım olmuştu. O’nun yoktu... Bana mı inat etti ne (!) azmetti ve “12 CHP'li Başkandan 12 Eylül'e Başkaldırı” adını taşıyan kitabı çıkardı. Büyük emek verdi... 12 Eylül Askeri Darbesi ile siyasi partiler kapatılmıştı ve CHP’nin yeniden açılması için Deniz Baykal öncülüğünde “İl Başkanları Hareketi” Muğla’da başlatılmıştı... Sıkıyönetim günleriydi... O 12 efsane il ve ilçe başkanının; Hikmet Sökmen (İzmir), Erdoğan Yetenç (Manisa), Ertan Ünver (İzmir), Etem Çalış, Musa Gökbel ( Bodrum), Tufan Doğu (Muğla), Hüseyin Ülkü (Muğla), Önder Kırlı (Balıkesir), Yılmaz Akkılıç (Bursa), Gürkut Acar (Antalya), Tayfur Ün (Bilecik) ve Bülent Baratalı (Urla)... kelle koltukta buluşmalarının çoğu İlkadım Gazetesi’nin de avlusunda yer aldığı Doğu ailesinin iki katlı “Levanten Evi”nde gerçekleşmişti.

Halil tek tek bu isimlerin ayaklarına gitti, onlarla görüştü, ortak anılarımızı, gözlemlerimizi kattı ve 12 Eylül Karanlık Faşist Rejimi tarihinin eksik sayfalarını Muğla’dan tamamlamış oldu.

Halil Eğriboyun’un Siyah Beyaz Yayınevi’nden çıkan ve kitapçılarda yerini alan, 12 Eylül askeri darbesine ışık tutan belgesel niteliğindeki yapıtında, o gece gözaltına alınan CHP’li il, ilçe ve belediye başkanı 12 kişinin başlattığı başkaldırının, daha sonra 59 kişiye ulaşarak büyümesi anlatılıyor.

Benimle birlikte özellikle Hüseyin Ülkü’nün redaktesine kadar çok katkısı olmuştu...

Sevgili Halil’e helal olsun...

xx xx xx

12 CHP'li Başkandan 12 Eylül'e Başkaldırı Kitap Açıklaması şöyle başlar:

Ben Halil Eğriboyun...

1959 yılının güz mevsiminde, dalından kopan yaprakların toprağa düştüğü günde, Muğla'nın Göktepe köyünde dünyaya gözümü açtım. Gariban çiftçi, gönlü zengin ve yüreği aydın Abbas’ın oğluyum. Çocukluğumdan bu güne kadar, İnsan ve insanlığa karşı olan tüm çirkinliklerle mücadele ettim. Mücadelenin ve isyanın gazetecisiyim. Soy ismimin tam tersi, boyun eğmedim. Başım dikti her zaman.

Dediği gibiydi... Telefonda da “Alo” demez, “Ben Halil.. Halil ben...” derdi.

Artık... Yok, kitabı ve anıları kaldı... Anısı çok anlatılır inşallah...

Yeri gelmişken, CHP’de kendisini her yere yakıştırıp aday adaylığı rekoru kıranlara bir tavsiyem var. Sevgili Halil’in kitabını mutlaka okuyun (Okuyanları biliyorum). Öyle tanıtımlarınızda, paylaşımlarınızda “ Atatürk’ün iki büyük eserinden biri” diye övündüğünüz CHP’nin nasıl kapatıldığını, nasıl açılmaya çalışıldığını, bu köklü partinin sokakta bulunmadığını bir görün. Görmek yetmez, anlamaya çalışın...

Sevgili Halil’e kendisine yakışır bir cenaze töreni yapıldı... Ama bir büyük ayıp ta yaşandı...

O Muğla’da yerel gazetelerin hepsinde çalışmış ve iki meslek örgütü cemiyetten birinde görev yapmıştı. O’na bir “gazeteci” uğurlaması yapılmaması, başkanlardan birinin veya ikisinin birer konuşma yapmamış olması büyük eksiklikti...

Düşünmeyenleri de kınıyorum. Güle güle sevgili Halil... Orada yalnızlık çekeceğini sanmıyorum. Mekanın cennet olur inşallah...

-----------------

GÜNÜN SÖZÜ: Keşke Zaman, Herkesin Mutlu Olduğu bir Anda Dursa...