MUDURNU GÜNLÜĞÜ
17. Yüzyılın büyük yerleşim yerlerinden biri Mudurnu. Merhaba sana. Sabah oldu selam getirdim. Güzelliklerini görmek için de biraz vakit ayırdım. Sana biraz yeter mi bilmiyorum ama şimdilik biraz olsun. Belki bir gün daha fazla…
Açıp baktım yazılara. Evliya Çelebi kitabında şöyle anlatıyor;
Mudurnu Kalesi’ni "8 köşeli 20 kuleli, 1 kapılı, binası kararmış, sur ve kaleleri çökmüş eski bir yapı" olarak tasvir etmiş. Kalede top ve cami olduğu, şehrin 17 mahallesi, 3.000kadar ahşap evi bulunduğunu, Yıldırım Han Camii, Yıldırım Han Medresesi ile 1 Dar'ül Hadis, 13 Sübyan Mektebi, 3 han ve hamam olduğunu ve dükkanların ekseriyetinin iğneci olduğunu, Anadolu'ya bu şehirden her gün binlerce yük iğne nakledildiğini anlatmaktadır.
İğne hemen aklıma düştü araştırıp bakayım dedim. Şöyle anlatıyor.
Mudurnu kadınlarının yaptıkları iğne oyaları, canlı bir çiçek gibidir. Bu oyalara verilen isimler bile, kadınların kendi yaşamlarından alınmıştır. Örneğin: Kaynana Dili, Şehriman Tepesi, Karaaslan Çiçeği, Kaynana Yüreği, Hanım Göbeği, Hercail Oya, Kiraz Oya, Karanfil, Elti Eltiye Küstü, Meşe yaprağı… Mudurnu Kadını; Anadolu Kadınının iç dünyasını, onların yürek çırpıntılarını el işlerinde, özellikle iğne oyalarında çok güzel yansıtıyor. Mudurnu kadınları; iğne oyalarıyla, dantellerle, kanaviçelerle, bez dokumalarla konuşuyorlar. (Mudurnu Belediyesi arşiv)
Ne güzel bir iş ne estetik bir anlayış idi. Anadolu kadını üretiyor. Üretirken de güzelliklerden taviz vermiyordu. İşi layıkıyla yaparken ruhundan güzellikler üflüyordu. Var olsunlar!
Bu yazıyı okurken dolanmaya başladım. Eski bir yerleşim yeri olan Mudurnu iğne ve el oyasından ibaret olamazdı. Göz gezdirince anladım ki Mudurnu, el sanatları bakımından oldukça zengindi. Demircilik, bakırcılık, semercilik, sepetçilik, kalaycılık, ahşap oymacılığı, yemenicilik, dokumacılık… Şöyle bir göz atınca şunu fark ettim. Gelişen teknolojiye yenik düşen el sanatları, talebin azalması sebebiyle eski geçerliliğini kaybetmişti. Demirciler Çarşısı eski özelliğini kaybetmiş olsa da birkaç kişinin çabalarıyla; Mudurnu el sanatlarını yaşatmaya devam ediyordu. Çarşı ayrıca pek hareketsizdi. Bu can sıkıcıydı. Sözünü dinlediğim birkaç kişinin tespitleri çeşitli noktaları işaret ediyordu. Yetkili kişilerin bunu duymasını çok arzu ettim. Zira Mudurnu çarşısı ahilik geleneğinin en üst düzeyde yaşandığı Cuma günleri ahilik- esnaf duası bir yönüyle bereket duasının yapıldığı yerdi. Bunu görmek için Mudurnu belgesellerini izlemeniz de yeterli.
Gün tepeye yükselmişti. Bulutlar etrafta koşuştursa da yağmur vaat etmiyordu. Serin bir hava olduğu için gezmek pek zor değildi. Mudurnu saat kulesine tırmandım. Yolu pek güzel olmasa da ilçeye hâkim tepe olması dolayısıyla seyir zevki vaat ediyor. Etraftaki üç beş köpek tedirgin etse de saldırmadılar. Kısa süre sonra kıvrımlı yoldan indim. Çarşı içindeki tarihi yerleri gezmeye karar verdim.
Önce Kanuni Sultan Süleyman Camii’ne vardım. Bu tek kubbeli tek minareli cami küçük ama çok hoştu. Camiinin müştemilatı içerisinde ön tarafta bulunan türbede Halvetî tarikatına mensup şeyh ve mürîdleri yatmaktadır. Türbeyi ziyaret edip dua etmemek olmazdı. Erken dönem Osmanlı mimarisi örneği Yıldırım Beyazıt Camii ve hamamı da Mudurnu’nun göbeğinde hoş bir nakış gibi işlenmiş. Bu sokaklar insan ruhuna iyi geliyor. Bu şehir zamanın içinden seni çağırıyor. Bir tutam güzellik vaat ediyor. Ben de arayışa devam ediyorum. Bu kez biraz içim buruklaşıyor. Demirciler Çarşısı müzesi, Pertev Naili Boratav müzesi ve Şehir kültür evi kapalı. Hepsinin böyle olması kötü bir tesadüf.
Sivil mimarinin güzel örneği olan konakları da görmek istiyorum. Bir kısmının önünden geçiyorum. İnsan ruhunun derinlerindeki estetik bilinci bu evlere yansımış. Geleneksel yapı ile yapılmış konaklar insanı içinde yaşamaya davet ediyor. Yalnız bazı etkileyici konakların eski halde olması da üzücü.
Zaman geçip gidiyor. Ben de ona ayak uydurmak zorundayım. Sütlü ve cevizli ekmeğimi alıp yola koyuluyorum. Doğa beni çağırıyor. Kıvrımlı yolları tırmanıp yeşilin ve mavinin buluştuğu muhteşem yere varıyorum. Biliyorum soracaksın neresidir o diyar diye? Tabi ki Abant. Rüzgâr esintisi bedeni yalayıp geçerken gözlerim ve ruhum bayram ediyor. Gölü bir başından diğer başına dolanıyorum. Dinginlik hep dinginlik vaat ediyor. Ziyaretçisini durup düşünmeye izleyip hayal kurmaya davet ediyor. Ben de hayaller kuruyorum. Keşke dünya Abant’taki kadar serin bir yer olsaydı. Bunca acı ve kederin yaşanamadığı bir yer olsaydı diye. Nilüferler ardımda kalıyor. Düşüncelerimin esareti altındayken kendimi Abant Tabiat Müzesi’nde buluyorum. Bölgenin coğrafyasını ve yaban hayatını anlamak için güzel tasarlanmış bir yer. Buraya gelen herkesin görmesini isterim. Her güzel şey bitermiş. Doğru demişler. Yeşili ardımda bırakıp ilerlerken kim bilir daha ne güzellikleri vardır diye düşündüm. En başında demiştim kısa zamanda diye belki bir gün daha uzun zamanda gelirim. Hoşça kal Mudurnu ve Abant!
Mudurnu için: Mutlaka konakları görmelisin, Mudurnu çarşısına uğramalısın. Tarihi yerleri görmelisin, Bombay fasulyeyi yemeden dönme, Abant’a git, Abant Tabiat müzesine uğra.
Mudurnu’da şunlar da olsaydı: Mudurnu müzeleri açık olmalı, çarşı daha canlı olabilir, bazı tarihi konaklar( Haytalar Konağı, Armutçular Konağı, Hakkı Efendiler Konağı) restore edilmeli, Abant giriş ücreti biraz daha düşük olabilir.