Sosyal ve siyasi yapılanmanın bir gereği olarak bazı insanlar yönetimde ve işleyişte öne çıkar. Toplum adına yönetirler, bazı işlere toplum adına öncülük yaparlar. Birey olmanın dışında bir “temsil” görevi verilen ve “vekâleten” bu işleri yapan insanların bir süre sonra müvekkilleriyle olan ilişkileri değişmeye başlar. Çoğu zaman bu “temsil”, bir süre sonra “tehdit”e dönüşmeye başlar.

Seçilerek belirli bir konuma/makama gelen insanlarda daha çok gözlemlenen bu değişimin sebebi nedir? “Bizimleyken” gayet mütevazı, mütebessim, anlayışlı, sabırlı, hoşgörülü olan bu insanlar; “bizim için” konumunu değiştirince neden bize karşı katılaşır?

Bürokrasinin gücünü arkasına alanların ve seçilmişlerin birçoğunun kameranın olmadığı yerlerde vatandaşa yaklaşımını, insanlarla iletişimini hepimiz biliyoruz. Öyle ki her gün kameralara yansıyan birçok nahoş duruma da hepimiz şahidiz.

Ne oluyor da bu insanlar, daha dün beraber olduğu insanlara tepeden bakmaya başlıyor? Bu bakışın arkasındaki psikolojik ya da sosyolojik neden nedir?

Elbette alanın uzmanları bu sorulara detaylı ve teorik açıklamalar getirebilir. Psikoloji ve sosyoloji terimleriyle desteklenen birtakım açıklamalar yapılabilir. Bir gözlemci, bir okuryazar vatandaş olarak benim baktığım pencereden görünen manzara ise şöyle:

Belirli bir göreve/pozisyona/makama seçilen/atanan insanlar, konumunun gerektirdiği kimliğe bürünmek ve ideolojik/siyasi/kurumsal menfaatleri savunabilmek amacıyla kendini farklı bir noktada konumlandırmaya başlıyor: Kendisi ve diğerleri…

İdeolojik/siyasi/kurumsal olanı temsil eden “ben”…

İdeolojik/siyasi/kurumsal hiyerarşi gereği kendisine itaat etmesi gereken “öteki”…

İşte ortaya çıkan bu ideolojik/siyasi/kurumsal kimlik üzerinden “öteki” ile iletişim kurmaya başlayan ve zamanla etrafındakiler tarafından “ben”i parlatılan kişinin sert, buyurgan, dışlayıcı, küçümseyici, kavgacı, çatışmacı üslubu böyle oluşuyor. Bu üslup, taraflar arasındaki iletişimin şekli ve boyutu noktasında belirleyici oldukça, yine bu yaklaşım etrafındaki teşrifatçılar ve yalakalar tarafından onaylandıkça bir kültüre dönüşüyor.

Hâlbuki her temsil bir “teklif”tir. O, “Ben senin adına, senin için, senin yerine bir süreliğine bu işi yapabilirim.” teklifiyle (seçilerek ya da atanarak) orada bulunmaktadır.

Bu teklifin bir tehdide dönüşmesinin ise bana göre iki nedeni var:

Birincisi acziyet... Teklifini gerçekleştiremeyen, icraatlarıyla kendini ispatlayamayan kişinin acizliğinin tezahürüdür bu büyüklenmeci ve dışlayıcı yaklaşım. Muhatabını bir tehdit olarak gördüğünden kendi yerini garantilemek, bunun içinde var olan eksiklikleri gizleyebilmek için olmadık işlere kalkışır. Kendini güvende hissetmediği için başkalarını tehdit olarak görür.

İkincisi ise parlatılan ego ve ahlaki zaafiyet… Bulunduğu pozisyonu kendisi için hak olarak gören kişiyi, “Bu benim hakkımdır, senin burada hakkın yok.” yanılgısına sürükleyen ego… Etrafındaki teşrifatçıların, şakşakçıların ve yalakaların alkışlarından hoşlanan ego… İltifattan ve sahte ihtiramdan beslenen ego… Ve ahlak kalkanının olmaması…

Sonuç ise her hâlükârda büyüklenmeci, sert, buyurgan, dışlayıcı, küçümseyici, kavgacı, çatışmacı bir yaklaşım… Sert yüzlü ve sert sözlü olmak, tahakküm etmek… Hep bir “Ben bilirim.” hep bir “Ben üstünüm.” yaklaşımı…

Bir adım sonrasında ise “Sen benim kim olduğumu biliyor musun?” çıkışları…

Peki ya sonrası… Koşulsuz itaat oldukça, “Padişahım çok yaşa!” dendiği sürece hiçbir sorun çıkmaz. Bu kişilerin nezdinde sizden iyisi de olmaz. Onun konforunu bozmadığınız sürece sorun çıkmaz. Ondan bir şey istemediğiniz sürece size dokunmaz.

İstemeye hakkınız yoktur, çünkü gerekirse o verir. Sormaya ve sorgulamaya hakkınız yoktur, çünkü o ne yaptığını bilir. Bir öneride bulunmaya hakkınız yoktur, çünkü o her şeyi düşünür. Gereksiz işlerle vaktini almaya da hakkınız yoktur, çünkü onun yapacak dünya kadar işi vardır.

Geriye bir tek şey kalır: Sizin, onun kim olduğunu unutmamanız…

15.11.2023