Değerli dostlarım, önceki yazımda gönül alma/gönül kazanma ya da gönül almak şeklinde tanımlanan kişilerin hayatlarını çerçeveleyen adımları bir takım örnekler vererek, nasıl gönül alınır fiilini siz değerli okurlarımla paylaştım. Bugün yine bu davranış biçimlerinden kısa kısa da olsa izah etmeye çalışacağım.

Bu kısa fani dünyada biz insanlar toplu halde yaşıyor ve buluşuyoruz. Geçen haftadaki yazımda yanlış anlaşılmış olabilir diye tekrar izah edeceğim Rahm-i mader i. Gençler bilemezler, zira öğretil(e)medi. Ana karnı, ana rahmi demektir. İnsanoğlunun ilk durağı annenin karnında başlar.

İlk anne ve babayı sevince boğan adeta okyanusta gezinti misali coşturan sevgi ve sevinç bir yavrunun dünyaya geliş anıdır. Bu anın anne ve baba ile paylaşılması da gönül kazanma fiilinin tam da zirve yaptığı vakitlerdir.   Bizim güzel adetlerimiz vardır. Erkek olsun kız olsun bir evladı olan anne ve babaya ilk söyleyeceğimiz cümleler, Maşallah, yaşı uzun olsun, Allah analı babalı büyütsün diye dua ile başlarız söze. Mutlaka elimize de bir hediye alırız. Boş gidilmez derler bizim buralarda. Adettir ve gelenektir. Dünyaya gelen evladımız, yavrumuz gönül almamıza gönül kazanmamıza vesile olur ya da biz vesile eder, ziyarette bulunur gönüllerini kazanmaya çalışırız ana ve babanın.  Eski hocalarımız vaaz kürsülerinden dua ederlerken ana ve baba için Sebeb-i hayatımız diye söz ederlerdi.

Yaşadığımız bu dünyada kişi ya da kişilerin gönüllerini kazanmak mutlaka bir ziyaret ve hediye vererek olmaz. Güler yüzle karşılamak ve güler yüzle uğurlamak da gönül almaktır. Başta eşimiz olmak üzere her karşılaşmamızda güler yüzle buluşur ve buluşursak gönülleri feth ederiz. Okurlarıma biraz ters ve uçuk gelebilir. Bilhassa gençlik yıllarımızda eşlerimizle bu gönül kazanma fiilini yaşayamayız zira erken kalkarak işe gideriz. Eğer eşimiz çalışmıyorsa ve mesleklerin en zoru olan ev hanımı ise sabah kahvaltısını yaptırmak gönül kazanma gönül almaktır bu alemde.  Yok eğer karı koca çalışıyorsa erken kalkarak birlikte kahvaltı ederek işe başlamaları ayrı bir devlet kuşudur. Üzerine devlet kuşu kondu derler ya işte bu hesap tadından yenmez. Ama kaç genç çiftimiz bu şekilde güne başlıyor. Bu izah etmeye çalıştıklarım ailemiz içindedir. Bu fiili işleyenler dünyada da ahirette de bahtiyar olurlar.

Kişiler, gerçek dost ve arkadaşlarını, akrabalarını, ya üzüntülü anlarında ya da sevinçli anlarında yanında olmalarını isterler. Bu adeta evrensel bir kural gibidir diye aklınıza gelebilir. Hayır öğle değildir, bu yaşama biçimi sadece bizlerde ve bu kültürü alanlarda yaşanır. Daha açık ifade ile materyalist olan madde ile yatıp kalkan, mânâ alemini doyurmayan yukarıda saydığım fiilleri bırakın yaşatmayı kendisi bile yaşayamaz.

Bizim dünyaya gelmemize vesile olan ana veya babamızdan biri normal olarak eceliyle bu fani dünyadan ebedî aleme göçtüğünde kimleri yanımızda görmek isteriz. Önce en yakın akrabalarımızı. Sonra uzak akrabalarımızı, daha sonra dostlarımızı yanımızda görmek isteriz. Gönlümüz kalbimiz böyle iste değil mi? Pekâlâ öyle mi oluyor? Kapitalist ve materyalist bu dünya bizleri bu güzel hasletlerimizden alıp bir yerlere götürdü ve bir yerlere savurdu. Cenazesinde bulunma olayı. İşte bendenizi en çok yaralayan da bu noktadır. Belki siz değerli okurlarım da aynı görüştedirler. Dost, akraba veya arkadaşımızın bir yakını vefat ettiğinde sadece ve sadece mezarlıkta arz-ı endam etmek ( bulunmak) gönül almaya/gönül kazanmaya yeter mi? Çok sıklıkla yaşamaya başladık. Cenaze kalkacak eve gelerek, dostumuzun, akrabamızın, arkadaşımızın üzüntüsünü paylaşmak gerekmez mi? İşte insanların ve kişilerin en zayıf kalbinin kırık olduğu anlarında yanında olmak gönül almaktır, gönül kazanmaktır.  Zira etrafında yakınlarını, dostlarını, arkadaşlarını arar insanoğlu. Yapanlar mutlaka vardır bu davranışları, bu fani dünyanın gidişatına uyup da kendi başına geldiğinde yalnız başına kalanları da görüyoruz bu geçici dünyada.

Bir de oğlumuz veya kızımız için bir merasim hazırlayacağımızda özellikle nişanlanmak veya düğün tertip ettiğimiz de davetiye hazırlarız. Eskide adına “Oku dağıtma” da denirdi. Daha düne kadar evde kullanılacak ve unutulmayacak bir eşya ile düğüne veya nişana davet edilirdi. Edilirdi diyorum bu bir kültürdü de. Ev ev gidip, ev ev giderek dolaşarak “okulama” oku dağıtma işini bizzatihi merasim sahibi kendi yaptığı gibi, bir başkasına da yaptırırdı. Ayrıca bu işi profesyonelce yapanlar da var idi. Düğün merasimine çağrıcı çıkarmış falanca kişi denirdi. O çağırıcı kişi de profesyonel anlamda verilen liste yok idi. Ev ev, mahalle mahalle dolaşır düğün veya nişan merasimine davetler ederdi.

Davet eden neyi bekler, edeceği düğün veya merasime davet ettiklerinin gelmelerini ister. Bunun adı da davete icabettir. Bana oku göndermiş, bana davetiye göndermiş arkadaşım, dostum veya arkadaşım diyerek yollara düşülür ve o merasime iştirak edilirdi. İştirak etmek arkadaşının, akrabasının veya dostunun gönlünü almaktır, gönlünü kazanmaktır.  Umursamamak, gelen davetiyeyi karşılıksız bırakmak da zorunlu haller dışında umursamamak fiiliyle eş anlamlı olsa gerektir. Düğün yapan merasim yapan kişiler dostlarını, arkadaşlarını, akrabalarını yanında görmek istemesi de ayrıca bir mutluluktur.  Eskiler şöyle dua ederlerdi. Allah eşsiz dostsuz bırakmasın.

İnsanlar üzüntülü anlarında da sevinçli anlarında da yakınlarında sevdiklerini muhabbet ettiklerini dostlarını yanında ister ve bekler.

Gönül almak zor değil, gönül kazanmak zor değil, gönüle girmek de zor değil. Sadece kişi kendisine ve karşısındakine değer verirse bu işler kendiliğinden çözülür. Ne demişler eskiler, YARIM ELMA GÖNÜL ALMA. Yarım elma  bile olsa mutlaka gönül alınız demektir.  İster ticaret yapınız, ister siyaset yapınız, isterse çiftçilik yapınız ama gönül  almak fiilinden ayrı durmayınız. Gülelim, sevelim, sevilelim bu dünya kime kalmış, diyor Yunus Emre Hazretleri. Sevmek de sevilmek de gönül almaktan, gönüle girmekten geçer.

Hoşçakalınız. Sağlıcakla kalınız…