Her Ramazan ayında tartışılan konulara girmek değil niyetim. Eskiden “Hilal göründü; yok görünmedi” muhabbetleri olurdu. Şimdi teknoloji gelişti ve Ramazan hilali son derece dakik bir şekilde gözetlenebiliyor.
Ramazan ayının bir başka muhabbeti de “orucu bozan şeyler ve bozmayan şeyler.” Ne ince teferruatla vakit kaybettiğimizi hatırlayın…
Ramazan mübarek bir de “gastronomi festivali” gibi görülür. Her yerde yemekler, tatlılar, şerbetler… Yok… Artık şerbet muhabbeti olmuyor; çünkü piyasa gazlı içeceklerin istilasına uğramış vaziyette…
Bütün bunlar, Ramazan ayının yan ürünüdür ama amacı değildir.
Ramazan orucunun elbette bir takım dinî rüknleri vardır ama bu rüknlerin ayrıntısıyla uğraşmak yerine, bizzat orucun faziletleri üzerinde durmak ve bu mübarek günleri, o faziletleri yaşayarak geçirmek olmalıdır amaç.
Ramazan hilali gönüllerde doğmuyorsa…
Orucu bozan ve bozmayan şeylerin hikmeti, nefsimizi terbiye etmiyorsa…
Sahurda veya gün boyu tutulan orucun, gün sonunda iftarla ödüllendirilmesinin amacından uzak kalınıyorsa, oruç “basit ve biyolojik bir aç kalma”dan ibarettir. Oysa bu kutsal eylemin amacı biyolojik açlık ve buna bağlı olarak “bedensel sağlık” değildir.
Orucun biyolojik tarafıyla fazla ilgilenilince, yukarıda zikrettiğim ve zikretmediğim başka hususlara takılır kalırız.
Bedeni ihtiyaçlarından mahrum bırakarak biyolojik ihtiyacın hissedildiği her an, Yaradan’a şükretme şuurunun geliştirilmesiyle insanoğlu kendinin “yaratılma” hiyerarşisindeki yerini anlar ve bu yerin karşılığı olarak Allah’a şükretme mutluluğu yaşar. Asıl olan o mutluluğu yaşayabilmektir. Verdiği her nimet için şükürdür bu ve sadece bu nimetlerden bazılarından Ramazan ayında nefsimizi uzak tutarız. Bu çok sınırlı “nimet kısıntısı” yanında, diğer nimetleri göz önüne getirdiğimizde şükür hissimiz daha da derinleşir. Düşünsenize, nefes almak, görmek, duymak, sevmek, sevinmek, mutlu olmak, hayatta olmak, eşimiz dostumuzla beraber olmak, can emanetini zaman emanetinde dolaştırmak, konuşmak, şarkı-türkü söylemek, seyahat etmek, dünyanın güzelliklerini, tatma duyusu hariç, 4 duyumuz ile algılamak ve saire vesaire vesaire… Bir tek duyu kısıtlaması var ve diğer bütün duyularımızla can emanetini gezdirebildiğimiz bir nimet dünyasında yaşıyoruz…
Oruç ibadetine yakından bakıldığında bu tür tespitlerle karşılaşırız… Yüce Allah, bu nimetlerin şükrünü yoğun bir şekilde idrak etmemiz için önümüze yoğun 1 aylık bir fırsat koymuş…
Asıl ama bufırsat sadece 1 aylık fırsat mıdır?
Elbette hayır!...
Bu 1 ay, bir ömür yaşanacak olan şükür ve imkânlar dünyasının yoğun bir hatırlatması… Mu’tekid insanlar, bu 1 ayda kazandıkları “şükür mutluluğu dönemi”nde bit yıla, beş yıla, on yıla ve bütün ömre yönelik bir ruh ve nefis talimi yaparlar. İlâhî sırra vakıf olanlar bu talimi sadece Ramazan ayında bırakmazlar, bütün hayatlarına yayarlar. O yüzden onlar oruç tutmak için Ramazan ayının gelmesini beklemezler. Onlar derinden, kalpten ve bütün hücreleriyle şükretme mutluluğunu bütün ömürleri boyunca, hayatlarının temel amacı olarak görürler. Yaş ilerleyip biyolojik yapıda zaaf belirmeye başlayınca, doktorların yönlendirmesiyle bu “şükür” ritüelinden mahrum kalan insanların yaşadıkları trajediyi biliyorum. “Artık oruç tutamayacaksam, niye yaşayayım ki.” diyenleri tanıyorum…
İşte bütün bu duyguları hayatına yaymış kişi için orucun saat ve gün sayısı yoktur.
RAMAZAN AYININ KÜLTÜREL DOĞURGANLIĞI
Haaa.. Ramazan ayının doğurgan bir zaman dilimi olduğuna da işaret etmeden yazımızı bitirmeyelim. Başta söylediğim muhabbetler de dâhil olmak üzere, hep beraber ve kusursuz bir koro şeklinde Salat-ı Ümmiye’nin okunduğu teravih namazları, Ramazan pideleri, Ramazan şenlikleri, Orta oyunları, yüzük oyunları gibi yöreden yöreye değişen çeşitli faaliyetler (Manisa Turgutlu’da sadece Ramazan ayında çıkan cevizli Ramazan sucuğu, dolma ekmek, çörek tatlısı) hep bu mübarek ayın vesile olduğu kültürel zenginliklerimizdir.
Allah hepimize, kalpten ve bütün hücrelerimizle hissedeceğimiz şükran duygusunu hissetmenin şuurunda olacağımız bir Ramazan ayı yaşamayı nasip eylesin.
Sağlık ve safâlıkla…