Barack Hüseyin Obama, 4 Kasım 2008 tarihinde yapılan ABD Başkanlık Seçimleri’ni kazanınca, Boyut Haber adlı internet sitesinde bir yazı neşretmiş ve “Dünya değişecek ve bu değişimin merkez üssü İslam coğrafyası olacak” demiştim. Çünkü Amerika tarihinde ilk defa bir siyahî ve dede tarafından Müslümanlığa bulaşmış biri başkan oluyordu. 200 yıllık Amerikan tarihinde her türden başkan görülmüştü ama ilk defa bir Afrika kökenli ve İslamiyetle ilgili birinin başkan olması, ABD’nin dünya siyasetinde ayak değiştirmesi demekti.

Bir bakın Obama’nın göreve başladığı Ocak 2009’dan bu yana dünyada olana!... Zaten 1991 yılında bir Basra Körfezi ve Irak harekatı başlamış; bu harekat 2003’te yeniden alevlenerek Irak’ın tamamen işgali ile son bulmuş ve Irak lideri Saddam 2006’da idam edilerek Irak’ta diktatörlük dönemi kapatılmış güya demokrasi dönemi açılmıştı!... Ne demokrasi ama!... Etnisitesiyle, mezhepleriyle, kabileciliğiyle, aşiretçiliğiyle tam bir “çorba demokrasisi”; daha doğrusu o yıllarda da dediğim gibi “Arab-esk demokrasi”… (O yıllarda, ABD’nin Irak’a demokrasi getireceğini söyleyen müstemleke tipi aydınlarımız vardı. Durumu gördüler ama akıllanmadılar.) Irak hâlâ derin bir iç yarılmayla yaşamaya mahkûm edilmiş insanlar topluluğu.

Cezayir’de 1991-2002 yılları arasında süren ve çok kan dökülen iç savaşı asla unutmayalım.

Arkasından Arap baharının kan çiçekleri açmaya devam etti. 2011’de Libya’ya müdahale edildi… Binlerce insanın kızıl kanı Arap baharını kızarttı… Sonunda lider Kaddafi öldürüldü. Şimdi Libya ikiye bölünmüş bir ülke olarak kıvranıyor.

Sonra Suriye!… Mart 2011’de başlayan Beşşar Esed muhalifi hareket, kısa zamanda bir toplumsal olguya dönüştü ve ardında yüz binlerce ölü bırakarak 8 Aralık 2025 gününe kadar süren bir kanlı dönemim yaşandığı görüldü…

Arkasından Mısır!... 2012’de seçimle iş başına gelen Mursî’ye karşı batı destekli silahlı darbe yapıldı ve binlerce insan can vererek Arap baharına kan akıttı ve sonunda Mursî de hapse atıldı; mahkeme salonunda hayatını kaybetti…

Gazze’de son 3 yılda yaşanan insaniyet düşmanı katliamlar…

Ve şimdi İran!...

28 Şubat 2026 günü ABD ve İsrail, füzelerle İran’a saldırdı ve başta dinî lider Ali Hamaney olmak üzere pek çok üst düzey yöneticiyi öldürdü. Bir okula atılan füze ile de 168 masum çocuk katledildi. Karşılıklı saldırılar hâlâ devam ediyor…

Başkanları öldürülmüş, ölmüş veya ülkeyi terk etmiş Irak, Libya, Mısır ve Suriye olaylarından sonra, dinî lideri öldürülmüş bir İran’ın ne demeye geldiğini anlamak için zeki olmaya gerek yok; batı tarihini ve batılı devletlerin tavırlarını bilmek, olayların akışını okumaya yardımcı olur…

Dikkat edilirse, kıyamet Osmanlı hâkimiyetinden çıkan İslam coğrafyasında kopuyor. 1948’den beri süre gelen bir Filistin işgali ve buna bağlı savaşlar… Cezayir iç savaşı, Irak, Libya, Mısır, Suriye ve nihayet İran… Bu olaylar silsilesini yakın tarih ile başlatmak, doğru okumamızı engeller. Bu saldırıların arkasında, derin bir “haçlı psikozu” yatmaktadır. Avrupalılar önce 2 Ocak 1492’de son bulan 781 yıllık bir İslam oluşumuna son vererek Endülüs’te bir arındırma vahşeti yaşattılar. Arkasından 1912-1913 Balkan arındırması yaşandı… Batılı devletler ve tabii ki Amerika, gördü ki, tarih boyunca iki defa İslam topluluklarından arındırma olayı yaşatılmış. 20. yüzyıl başında Türklere yaşatılan “Balkanlardan arındırma, Anadolu’da yaşatılamaz mı?” diye sormaya ve proje geliştirmeye başladılar… Ülke içinde pek çok toplumsal yapıyı zedeleyici hareketi teşvik edip destekleyen batılılar, civar coğrafyada da kendilerine göre projeler geliştirdiler. Bunlardan en önemlisi elbette bir İsrail devletinin kurulması idi. Bu devlet bir ileri karakol vazifesi görerek bölgedeki huzursuzluğun kaynağı olacaktı ve oluşturulan yeni sosyal yapılarla, İngiltere, ABD ve İsrail etkisi bölgenin hakim unsuru olacaktı. Bu hâkimiyete engel teşkil eden en güçlü devlet Türkiye idi onların gözünde ve bu yüzden Anadolu’da ikinci Endülüs ve ikinci balkanlar yaşatılmalıydı… Çünkü amiral gemisi yok edilmeden İslam coğrafyası işgal edilemezdi. Amiral gemisi kadar güçlü ve büyük bir imparatorluk geleneğinin mirasçısı olan İran da dize getirilmeliydi ki, Türkiye yalnız bırakılsın…

***

İngiltere ve Amerika, İslam coğrafyasının sosyolojisini çözemediği için, nihâî zafere ulaşamıyor. Çünkü onlar, özellikle Türk milletinin direnç gücünü besleyen güçlü inançlarının farkında değiller. Zaten bu yüzden Birinci Dünya Savaşı’nda önce casus Lawrens ile alana girdiler ama sosyolojiyi çözemeyince arkeolog adı altında sosyolog Gertruth Bell’i alana salıp halkın sosyal psikolojisini çözmeye çalışmışlardır. Bunu nisbeten başarıp bazı Arap kabilelerini yanlarına çekmeyi başarmışlardır…

Ama artık 1915’lerin şartlarını yaşamıyoruz. Batı ile iş birliği yapan veya pasif kalan bazı İslam ülkeleri olmakla beraber, Türkiye ve İran, ABD başta olmak üzere, hiçbir batılı devlete pabuç bırakmayacak kadar güçlüdür ve bu gücünü zaman zaman da göstermektedir.

***

Türkiye’nin ve İslam ülkelerinin uzun vadede yapması gereken şey, ilkokuldan itibaren, batılıların “ikinci Endülüs” ve “ikinci balkanlar” ideolojisi ile Anadolu’yu Türklerden boşaltmak olduğu konuları, değişik seviyelerde okullarda müfredatta yer almalıdır. BU bilgi ve şuur toplumsallaşıp süreklileştirilmezse, batı her zaman ensemizde boza pişirecektir.