Kaplıcalarıyla meşhur bir Ege kasabasında akşam yürüyüşüne çıktık. Bir sokağın iki tarafında konumlanan dükkânlardan ibaret çarşı çok kalabalık. Alışveriş yapanlar, yemek yiyenler, akşam yürüyüşü yapanlar...

Mevsim meyveleri ve sebzeleri göze güzel görünüyor. Bir yaşlı çift ceviz, biber ve nar satıyor. “Ceviz kaç lira?” diye soruyorum. Aynı anda amca “200 lira...”, teyze “250 lira...” diye cevap veriyor. Ortada bir çuval ceviz var ama iki farklı etiket!.. Hangisini alacağımıza karar verememenin şaşkınlığı ile yola devam ediyoruz.

Az ileride bir bakkalın önünde güzel domatesler var. Çocukluğumuzun domatesleri gibi... Mevsimin son sebzeleri çok lezzetli olur malum. Yarı yeşil, yarı pembe domatesler... 5-10 kilo alalım diyoruz. Bakıyoruz ki, uzun yola dayanamayacak gibi. Gelip geçen herkes dokununca kendinden geçmiş. Almak da istiyoruz. Etrafa bakınırken camın iç tarafında üstü örtülü domates kasalarını görüyorum. Kasanın açık olan yan tarafından domatesler “Ben buradayım!” diyor. Bakkala, “Yolumuz uzun, el değmemiş olanı yok mu? 10 kilo alacağız.” diyorum. “Hepsi bu kadar...” diyor. “Hiç mi yok?” diyorum. “Vallahi yok, bu da son ürün. Artık başka da gelmez.” diyor. Çaresiz yola devam ediyoruz.

Çarşının sonuna kadar yürüyüp geri dönüyoruz. Mis gibi mısır kokusu bizi kendine çağırıyor. Hanım, haşlama mısır isteyince 65-70 yaşlarındaki teyzenin tezgahına yaklaşıyoruz. “Son iki mısır... Öğleden beri kaynıyor.” diyor. Birini alıp yola devam ediyoruz. İlk ısırıkla birlikte yeni bir hayal kırıklığı... Kaynatılmış değil, bir süre sıcak suda bekletilmiş mısır... Çiğ desen değil, pişmiş desen hiç değil. Mecburen çöpe atıp yola devam ediyoruz.

Hanım, “Anne-babalara birer hediye alalım.” diyor. Sabah erkenden yola çıkacağız. Son akşam... Tekstil ürünleri satan bir dükkâna giriyoruz. Beğendiğimiz bir şey var; 150 lira tanesi... Renklerini beğenmiyoruz. “Her yerde var. Başka yere bakalım.” deyip 30 metre ilerdeki dükkâna giriyoruz. Aynı ürün, aynı marka; fiyat 250 lira... Hanıma, “Haftalık aldatılma limitini bir saat içinde doldurdum. Artık hiçbir şey almak yok.” diyorum. Dükkândan çıkıp hızla çarşıdan uzaklaşıyoruz.

Allah aşkına, biz niye bu hallere düştük? Ne oldu da bu kadar ahlaksız bir toplum haline geldik. Ne oldu da el birliğiyle sahtekâr oluverdik?

Komşusuna ve mahallesinin/sokağının esnafına güvenilmeyen bir toplumda, biz neyi tam yapabiliriz? Nasıl güvende yaşayabiliriz?

Göz boyama, yanıltma, aldatma, dolandırma odaklı bir esnaflık ve bu alışverişten elde edilen para kime ne fayda sağlar?

Hak olmayanı, helal olmayanı, yasal olmayanı hangi bünye kabul eder? Ya da girdiği bünyeden çıkarken yanında neleri alıp götürür?

Yaşadıklarımız sadece basit bir alışveriş hüsranı değil, toplumsal dokumuzdaki derin bir çözülmenin sonuçlarıydı. Ahlakın ve güvenin olmadığı yerde, sürekli olarak “Nasıl olsa aldatırım!” zihniyetiyle hareket edilen yerde, ne esnaf kazanabilir ne de müşteri memnun olabilirdi.

O akşam, biz sadece 3-5 kilo ceviz, 10 kilo domates veya bir çift hediye almaktan vazgeçmedik. Biz, güvenle alışveriş yapabilme hevesimizden ve “İnsan, insana emanettir.” inancımızdan vazgeçtik.

Unutmayalım ki; göz boyama, yanıltma ve aldatma üzerine kurulu bir ticari faaliyetten elde edilen “para” sadece kasayı değil, vicdanı da kirletiyor.

Unutmayalım ki; helal kazancın onurunu aldatmanın getirdiği kâra değişen bir toplum, en büyük zararı kendine veriyor.

Neredesin ey ahlak!

Bizim seni aramaktan/çağırmaktan yorulduğumuz yerde, sen de bizden vaz mı geçtin?

Neredesin ey ahlak!

Sen yoksan, o termal sular neye şifa olsun?

19.11. 2025