Kendinin ustası olmak gerektiğini öğrendim. Yani bu dünyanın acemisi, bilmeyeni, acizi olduğumuzu ve ne yaparsak yapalım asla bunlardan kurtulamayacağımızı anladım.

Bu farkındalıkla içimize bakmayı, öğrenmeyi, derinleşmeyi, olgunlaşmayı hayatımızın yegâne gayesi yapmak gerektiğini öğrendim.

Dünyayı keşfetmeye, farkındalığını artırabilmeye dair inatçı bir merak ve dünyaya dair vazifesini yerine getirebilmek için içten bir çaba… Hayatı anlamlı kılan şeyin bu ikisi olduğunu anladım.

Benden, kendinden, içten, özden başlamayan hiçbir gayenin hedefine ulaşamayacağını öğrendim.

Herkesin elinden tutmaya, herkesin yardımına koşmaya çalışsak da herkesle arkadaş-dost olamayacağımızı, her gönül yangınına su taşımaya gücümüzün yetmeyeceğini öğrendim.

Anlatılan dert, sana basit/önemsiz gibi görünse de anlatan için hayati bir mesele olabildiğini, bir hayat-memat meselesi olabildiğini gördüm. Dinlemeyi, hafife almamayı, küçümsememeyi, geçiştirmemeyi, yapılabilecek bir şey varsa ertelemeden yapmak gerektiğini öğrendim.

Yeri geldiğinde acı da olsa gelişi dünden belli olan fırtınayı dosta haber vermek gerektiğini öğrendim.

Eşekten düşenin halinden eşekten düşenin anladığını, eşekten düşmeyenin anlattıklarının düşünceden duyguya dönüşmediğini, karşıda bir etki oluşturmadığını öğrendim.

Köşeye çekilmenin sorumluluktan kaçmak olmadığını, pes etmek olmadığını öğrendim. Hareketsiz olmanın, eylemsiz olmak anlamına gelmediğini, tam aksine daha güçlü bir aksiyon için gerekli olduğunu öğrendim.

Sizi değersizleştirmek ve etkinliğinizi kırmak için kızağa çekmeye çalışanların, farkında olmadan sizi şarja bağladığını gördüm.

Endişesi, korkusu, gizlediği niyeti, ortaya çıkmasından korktuğu eylemleri olanın; kendini rahatlatmak için etrafındakilere baskı kurduğunu, çalışanlarını yıldırmaya ve sindirmeye çalıştığını, bu yolla onları kendisine bağlayarak güvende olmaya çalıştığını gördüm.

Kendisini güvene almak ya da egosunu tatmin etmek için yıldırma ve sindirmenin dozunu artıranların, böyle yaptıkça güvensizliğinin daha da arttığını gördüm.

İnsan her şeye/duruma alışır dense de yaşı kaç olursa olsun, bazı şeylere alışamadığını gördüm. Kahveyi sevmeyi, “Bana ne!” ya da “Bu benim işim değil!” demeyi bir türlü başaramadığını gördüm.

Belirsizliğin en büyük işkence, anlaşılmamanın ise tam bir cehennem azabı olduğunu öğrendim.

Hiçbir şeyin “tam” olmadığını, olamayacağını, aslolanın “tamamlanma” yolculuğu olduğunu, o yolculuğun da hedefe ulaşamadan son bulacağını anladım.

Ve hiç olmazsa bu yolculukta birkaç durak aşabilmek, yolun birkaç kilometresini adımlayabilmek için yola düşmenin, yolcu olmanın, yoldaş olmanın, yol yürümenin, doğru bildiği yolda olmanın, yanlış yönde gittiğini fark ettiğinde yolunu değiştirebilmenin insana daha çok yakıştığını anladım.

Elli yılda çok şey öğrendim. Burada saymakla bitiremeyecek kadar…

Fark ettim ki, yıllarımı çok boşa geçirmiş, çok şeyi ıskalamışım. Çok fırsat kaçırmışım.

Gördüm ki, bildiklerimle bilmediklerimi kıyaslandığımda hiçbir şey öğrenememişim. Okunacak kitapları listelediğimde hiçbir şey okumamışım.

Anladım ki; yapılacak çok iş, okunacak çok kitap, yazılacak çok yazı, bitirilecek çok proje, gönlüne dokunulacak çok insan var. Tahminim o ki, son nefesimi ayakta vereceğim.

28.01.2026