Uzun zamandır şehrimin yüreğine dokunamamıştım. Uzun soluklu şehir yürüyüşlerim, şehirle konuşmalarım seyrekleşti. Hayatın doğal akışına kaptırıp gitmişiz kendimizi, belki de zaman her şeyde olduğu gibi elimizi kolumuzu bağlamayı başardı. Mazereti zamanın üzerine attık ya, yol yürümesi kolay gelir şimdi.
Neyse uzun zamandır şehri yaşayamadığımı hissediyordum, içimde bir burukluk vardı. Heykelin bulunduğu yer yılbaşı öncesi pırıl pırıl, insanın içini aydınlatıyor. Yeni yılın gelişini ışıklarla karşılıyoruz. Heykelden yukarı çıkarken şehrin gülümsüyorum.
Kurşunlu meydanına geldiğimde yüzümdeki gülümseme azalıyor. Heykelin önündeki aydınlık birdenbire soluyor yüreğimde. Burada bir terk edilmişlik hissi yaşıyorum. Kurşunlu Cami bu terk edilmişliğin merkezinde yer alıyor. Camiyi şehirler kucaklayan hatta ona hayat veren meydanda yaşıyorum bütün bu duyguları.
Adına yenilenme, restorasyon şu an ifadelendiremeyeceğim bir postmodern görüntü zorluyor belleğimi. Camiyi zemin olarak oldukça çukurda bırakan bir yükseklik var bu meydanda. Her yer mermerin inisiyatifine terk edilmiş. Belki güzel şeyler planlanmak istenmiş burada ama göze de gönle de hitap etmeyen bir durum var ortada.
Kurşunlu Cami doğumdan ölüme şehrin rehberi, belleği. Tüm buluşmaların ortak noktası Kurşunlu Meydanı. Özellikle şehrin hayatiyeti burada odaklanıyor. Kurşunlu Meydanında hayatın akıcılığını temsil eden hiçbir şey yok burada. Burada yaşadığım terk edilmişlik hissini aşamıyorum bir türlü.
Hafızamda ülkemin diğer şehirlerindeki camilerin yanı sıra Balkanlardan gezebildiğim Avrupa’daki özellikle küçük şehirlerin mabedleri resmi geçidi canlanıyor. Mabed ve şehir, kültürün ve medeniyetin tarihten bugüne gelen ne varsa merkezinde yer alıyor. Şehir meydanlarında mabed mutlaka merkezi bir konumda yer alıyor.
Muğla’da bu merkezi konumda yer alan Kurşunlu Cami maalesef şu anki konumu ve duruşuyla yetim kalmış boynu bükük bir duruş sergiliyor. Mabedin iç dış güzelliği meydanıyla hayat bulmayacak mı? Bu meydan kültür ve medeniyet tasavvurunda özel bir dokunuşu hak etmiyor mu?
Aylar önce Menteşe Festivali için Konakaltı Kültür Merkezi’nde Şehir Plancısı Dr Kerem Ekinci ve Yüksek Mimar Ertuğrul Aladağ’ın bir söyleşisine katılmıştım. Her iki konuşmacıdan da Muğla üzerine çok güzel dönütler elde etmiştik. Dr Kerem Ekinci, Muğla’nın antik dönemlerden bugüne geçirdiği tarihi değişimleri şehir yerleşimindeki değişimler üzerinden anlatmıştı. Kurşunlu Cami de Osmanlı döneminde şehrin yapılaşmasında bir döneme tanıklık ediyordu. Sonrası Konakaltı ve Cumhuriyet’le birlikte Heykel çevresinde oluşan yapılaşma.
Şehrin yerleşiminde bu kadar önemli bir yere sahip Kurşunlu Camimiz de en az diğer şehirlerdeki gibi şehirle, insanla tamamlanacağı bir meydanı hak ediyor bence.
Meydanın her bir noktasında oturup farklı perspektiflerden bakmaya çalışıyorum. Hep aynı duyguları yaşıyorum. Araçlar, park yerleri, oturma bankları ve bu meydandan gelip geçen insanlar. Hiçbir şey eskisi gibi değil. Buranın ruhunu içimde yaşayamıyorum.
Öncelikle meydana hayat verecek ağaçlar nerede? Yeşillik, toprak ve insanlar. Muğla’da akan hayat burada bir ses bulmalı. O sesi duyamıyorum.
Alışveriş merkezleri şehrin hayatiyetine bu kadar tehdit oluştururken biz kendi elimizle de kendi kendimize şehrimize kötülük etmeyelim.
Kurşunlu Cami’nin içinden bakıyorum meydana. Bir uyuşmazlık, bir kopukluk, bir terk edilmişlik hissediyorum. İçimden geçen küçük küçük dokunuşlar. Fazlası haddimi aşmak olur. Onu mimarı, mühendisi, şehir plancıları bilir. Gören gözler, hisseden yürekler en iyisini bilir. Aklın ortaklığında yürekler de birleşir.
Caminin avlusunu sınırlayan duvarlar kalksa, meydanla aynı zeminde yeşilikle buluşsa ve şehrin kalbinde dinlenen yürekler bu meydanda nefes alsa.. Ne güzel olur diye düşünüyorum.
Bu meydandan geçişlerimi hızlandırıp arastaya doğru ilerleyip nefes alıyorum. Gözüm arkamda, gönlüm buruk şehrin kucağına bırakıyorum kendimi.
