Değerli Dostlarım; Geçen haftadaki yazımın konusu Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin büyük bir kısmında çıkan/çıkarılan orman yangınları ile kızılçam ormanlarının daha önceden de var olduğu hakkındaydı. Okurlarımdan ciddi ciddi tenkitler aldım. Teşekkür ediyorum. “Neden kızılçam ormanı/ağacı dikilir de başka ağaç dikilmez ya da dikilemez?” anlamında ifadelerim olmuştu. Yine aynı kanaatimi taşıyorum. Gazetemizin köşe yazarlarından ve yazılarını dikkatle takip ettiğim Sayın Özden Akgüç Beyefendi ağabeyimi, önceki gün yazmış olduğu köşesinde bendenizin de taraf olduğu “neden kızılçam ağacı dikilir de fıstıkçam ağacı dikilmez” anlamındaki görüşlerini ayakta alkışlıyorum. Kızılçam adı üzerinde hızlı ve çabuk yanıcı olması, çıralı olması ayrı bir etken olmasına rağmen yine de ormanlarımızın neredeyse tamamında hâlen kızılçam ormanı çalışmalarına devam ediyoruz.
Yıllarca fısıltı gazetesinden okudum, dinledim; siz de dinlemişsinizdir umarım. Efendim; Dünya Bankası ya da Avrupa Yatırım Fonları’ndan “Orman Ağaçlandırması” adı altında karşılıksız!?... ve geri ödemesiz ama şartlı hibe desteklerinin verildiği ve bu desteklemelerin altında da mutlaka ormanlara ağaçlandırma esnasında kızılçam ağacı dikilecek diye ibare olduğunu hep duymuş, dinlemişizdir. Acaba doğru mu? Tam bağımsız ülke olarak yıllarca okuduğumuz tarih bilgilerinde eksik ve hatalarımız mı var diye hep kendime sormuşumdur. Böyle bir dayatma olabilir mi diye.
Ortada bir gerçek var. İlçem Ula’da 60’lı 70’li yıllarda Alicin Dağı dediğimiz dağımızın ağaçlandırması esnasında komple kızılçam ve fıstıkçamı karışık olarak fidanlar dikilmişti. Yaklaşık 50-60 sene geçmesine rağmen aha yeni yeni bir orman oluşumu ortaya çıktığını hayretle ve ibretle seyrediyoruz. Bir nesil diyorlar ya ağaç ve orman için; yüz yıllık bir çalışma sonucunda ormanlık bölgeler ortaya çıkıyor olması, ne denli bir kıymete sahip olduğumuzun farkına varılması bakımından oldukça önemli bir beyandır.
Bir de imanlı, millî ve manevî değerlere saygılı ve yüksek ahlak sahibi bir fert yetiştirmenin ne kadar önemli olduğunu izaha etmeye çalışmıştım. Bu konuda da yapıcı olduğu kadar alaylı biçimde tenkitler aldım. Yine de teşekkür ediyorum. Yine de ısrar ediyorum. Ömrüm sonuna kadar da bu konular hakkında hem yazıp hem de etrafıma yayacağımdan kimsenin şüphesi olmasın. Kara önlük ve beyaz yakalı olarak ilkokula gittiğim günlerde Cumhuriyet Bayramı ve 23 Nisan Millî Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlamalarında edindiğim ruh güzelliğini hiç unutamam. O bayramlardaki coşku ve kültür zenginliğini artık yaşayamaz olduk. Sebebini doğrudan doğruya eğitim ve öğretim kurumlarına, mekteplerimize/okullarımıza bağlamak doğru olmaz. Öncelikle ana ve baba ocağı denilen evlerimizde ilk eğitim ve öğretim/öğrenim verilmesi şart idi. Şimdi oluyor mu? Cevap: Hayır. Sebebini doğru yazarsam bana kızarsınız diye düşünüyorum. Ama doğrudur. İnsanlar doğrudan kaçtıkça yanlışa yaklaşırlar.
Rahmetlik Babam 1909 doğumluydu. Yedi yaşında o zamanların okuluna yazdırılmış. Rüştiye mezunu idi. Kitapları hâlen yanımdadır. 8 yıllık bir kitap (kitap kalınca ve iki adet idi). İki adet olup; bir kitap kültürel esaslı tarih, coğrafya, yurttaşlık bilgilerini ihtiva eder; ikinci kitap fen bilimleri, matematik, biyoloji, tarım ve toprak çalışmalarını ihtiva eder. Toplam iki kitap ve eğitimde toplamda sekiz yıllık bir tedrisat. 1916 yılında başladığı okuldan Rüştiye mezunu olarak 1924 yılında mezun olur. Mezun olduğunda artık tüm gerçeklerle donatılmış bir birey. Milliyetçi, mukaddesatçı, vatanperver ve Millî Mücadele’de en önde giden bir vatan evladı. Şimdi günümüzden iki örnek vereceğim.
Geçenlerde kahvehanede sohbet ediyoruz. Bir öğretim görevlisi geldi yanımıza. Laf lafı açtı ve öğrencilere geldi laf. Lise mezunu olup yüksekokulu kazanan birkaç öğrenci ile yapılan bir konuşma şöyle: “Evladım, tarım ilaçlama anlamında 15 metreküpe 50 gram ilaç verilir. Bizim bu odanın eni beş metre, boyu ise yedi metre. Bu odaya ilaç vermek istersek kaç gram ilaç vermemiz gerekir?” Çocuklar birbirine baktılar ve bu soruya doğru cevap veremedikleri gibi hiç cevap veremediler, dedi öğretim görevlisi. İklimlendirme okuyan talebelerimiz.
Bir başka zaman yine sohbet ediyoruz. “Kızılırmak Nehri nereden çıkar, nereye dökülür? Türkiye’mizin en uzun nehri hangisidir?” biçiminde sohbetler oldu bu gençlerle. “Hemen Google Amca’ya soralım” dedi ve birbirimize bakıştık. Tarih ile ilgili birkaç soru soralım dedik. Ben, dedi öğrenci, “Tarih bilgim olarak sadece 1923 tarihi ve sonrasını okudum ve bildiğimi zannederim.” Öyleyse bir soru soralım da bilgilenelim dedik. “1923 yılında Cumhuriyet ilan edildi. 1920 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldı. 1923 yılından 1938 yılına kadar kaç genel seçim yapıldı? 1939 yılından 1946 yılına kadar kaç defa genel seçim yapıldı demokratik anlamda? Halkın katılımı ve sandıkların insanların gözü önünde olması şartıyla kaç seçim yapıldı demokratik Cumhuriyet ortamında?” dedik. Cevap veremedi. Genç adama dedik ki: “Evladım, tarih bilgini lütfen yenileyiniz. Zira dedesinin torunu olmak, ceddini bilmekten geçer. Lütfen en azından Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluğu zamanındaki tarihimizin neler kapsadığını bilmemiz gerekmez mi?” dedik. Acı acı gülümseme sonucunda vedalaştık.
Geçen haftadaki yazımın başlığı “Ne Zaman Öğreneceğiz” idi. Torunum var. Lise mezunu. Sadece para harcamasını çok seviyor. Millî ve manevî değerlerimize saygılı. Coğrafya bilgisi sıfırın altında. Tarih bilgisi ise dizilerden ortaya çıkardığı sonuçlardan ibaret. Öyleyse sil baştan bir eğitim ve öğretim sistemi geliştirilmelidir. Tabii 1947 yılında ABD ile imzaladığımız Fulbright anlaşmasında vazgeçemediğimiz maddeler mi var, aklıma takılıyor. Baksanıza, eğitim sistemimizde köklü değişiklikler yapılamıyor. Beni en çok yaralayan da ilkokul sıralarında Osman Gazi’den son padişaha kadar olan idarecilerimizin tabloları geniş olan koridorda asılı idi. Hepsi bir zaman kaldırıldı.
Vatanını seven, bayrağını seven, toprağının kıymetini bilen, namus ve iffetini en üst düzeyde tutan, başta insanlara, hayvanlara ve ağaç, bitki ve ormanlara zarar ver(e)meyen bir toplum oluştursak yanlış mı olur?
Hoşça kalınız. Sağlıcakla kalınız.