Hani vaktiyle çok söylenirdi: Ağzı olan konuşuyor!...

Eski yazılı mezar taşı ve kitabeler konusunda da biraz eski yazı bilenler, başımıza “üstad” kesildi. Bağdatlı Rûhî diyordu ya hani:

Gör zâhidi kim sâhib-i irşâd olayım der

Dün mektebe vardı bugün üstâd olayım der

Şair ham sofuların pişmeden, olgunlaşmadan irşad ehli olmaya kalkmasını eleştiriyor; ben de daha doğru dürüst eski yazılı mezar taşı ve kitabe okumadan, bu konuda  ahkâm kesenleri eleştiriyorum. Biraz eski yazı bilen, maşallah kitabe ve mezar taşı okuma üstadı kesildi başımıza.

Eski yazılı mezar taşı ve kitabe okuyabilmek için sadece değil matbu eski yazılı matbu metinleri okumak, arşiv belgelerini bile şatır çatır okumak yetmez. Değme eski yazı okuyanlar, bunları kolay okuyamazlar. Hele hele tarihçiler hiç okuyamazlar; çünkü metinlerde geçen şiirin teknik ve anlam özelliklerine nüfuz edemediklerinden, gözlerinin seçtiği kelimeleri zihinlerinde bir kontekste ve ölçüye oturtamadıkları için yanlış okurlar.

En basitinden, yanında günümüz Türkçesi ile anlamı verildiği halde Saatli Kulenin gün gibi âşikar kitabesi yanlış şekilde yayımlandı bilimsel bir makalede. Oysa yanındaki yeni harfli anlama bakılsaydı bu yanlış yapılmazdı.

Geçen gün Bodrum mezar taşları ve kitabelerini araştırıyordum internette; Türk Kuyusu Camii’nin kitabesinin yazıda kullanıldığını gördüm. Makalede kitabe metni şöyle:

Hasbeten-lillah bina oldu bu mescid

Sebeplerin mağfur kıla bari zah?

Makale yazarları da bu kitabeyi bir Yüksek Lisans Tezinden almışlar. Elbette tez edebiyat alanında değil.

Makalede de ikinci mısranın son kelimesi okunamamış. Gereksiz yere boyandığı için kelime okunmaz hâle gelmiş. Bizim insanımız bilir-bilmez bu metinleri “appacık görünsün” diye beyaza boyar; harfleri bilmediği için gördüğü kabarıklıkları da siyaha boyayıp metni okunmaz hâle getirir. O kireç ve siyah yağlı boya kazınsa metin okunur hale gelir.

Bizim sorunumuz son kelimenin okunamaması ile ilgili değil; ikinci mısraın ilk kelimesinin yanlış okunmasıyla ilgili bir sorun var. Bu kelime “sebeplerin” şeklinde okunursa mısra’ın 1 hecesi eksik kalır. Çünkü ilk mısra 12 hece; bunun da 12 hece olması lazım; oysa yayında 11 hece. Bu hata nereden kaynaklanıyor? Kitabeyi okuyan kişi, metni yeni harflere çevirirken ne anlama dikkat ediyor, ne de şiir özelliklerinde biri olan heceye!... Şayet kitabeyi yeni harflere çeviren kişinin edebiyat bilgisi olsaydı, o kelimeyi “sebeplerin” okumaz; “müsebbiplerin” okurdu. Çünkü kitabede baştaki mim gayet açık ama okumaya çalışan arkadaş, o mim’i fark etmemiş. Ayrıca “Sebeplerin mağfur kıla bari” ifadesinde, Allah’ın binanın yapılmasına sebep olanları mağfur kılması duası var. Kelime “müsebbiplerin” okunursa, cümle “Yapılmasına sebep/vesile olanları Allah mağfur kılsın” şeklinde doğru bir anlam verecek şekilde okunmuş olurdu. Ayrıca mısrada geçen “bâri” kelimesi sanki bir edatmış gibi yazılmış; oysa o “Allah” anlamında “Bârî” şeklinde okunmalıydı. (Okunamayan son kelimeyi bir gittiğimde “tarihi esere zarar verme suçu” işlemeyi göze alarak üzerindeki boyayı kazıyıp okurum inşallah.)

Lafı çok uzattım…

Ele alacağım konu, Muğla Ulu Cami kitabesinin metninin Menteşe Kaymakamlığı sayfasındaki yanlışlarla dolu şekli ile ilgili.

!344 yılında Menteşe beyi İbrahim bey tarafından yaptırılan bu camiin inşa kitabesi, girişte sağda ve kubbeli bir istifle yazılmış. Tabii ki bizim sanatsever halkımız, kitabeyi yeşil yaldızla boyaya boyaya okunmaz hâle getirmiş. Zar-zor okunuyor. İşte zar-zor okumaya kalkan birisi, yalan yanlış okuyup, yalan yanlış anlamlar verince koskocaman ve Muğla’nın en eski eseri olan Ulu Cami (Cam-i Kebir) ile ilgili kitabe bilgisi Kaymakamlık gibi bir resmî kuruluşun web sayfasında yanlış yer alıyor.

Kaymakamlığın web sayfasında kitabe şöyle verilmiş:

Bismillâhirrahmanirrahim Enel emir’ul kebir’ül ecellü İbrahim Bey İbn Orhan kemâ kalen nebüyyü Aleyhisselâm. Men benâ mesciden Lillâhi ben Allahû lehu beyten fil cenneti. Senet’i hamsin ve erbâun ve seb’a mie. 

(Besmele, Ben Orhan oğlu büyük ve ölümlü Emir İbrahim Bey, Peygamber'den beri. Bana cennette bir köşk ihsan etmesi için Allah rızası için bir mescit inşa ettim. Elli ve kırk ve altmış senet ile) yazılıdır.

Yanlışlıklar besmeleden sonra ilk kelimeden başlıyor. O kelime “enel” olmaz. Cümle orada “ben” kelimesi istemiyor; o kelimenin “Benâ” olması gerekir; yani “binâ ettim” anlamında, “benâ” olması gerekir. Metinde “Men benâ mesciden Lillâhi ben Allahû lehu beyten fil cenneti” ifadesindeki “ben” kelimesi “benâ”, “fil” kelimesi de “fi’l-“ olmalıdır. Bu ifade, Hz.Muhammed’in bir hadisinde geçer ve “Kim ki Allah için bir mescid inşa eder, Allah da ona cennette bir ev yapar” anlamına gelir. Çeviride  “fî” bulunma hali (de hali) harf-i cerini fil hayvanı gibi yazarsan, millet camide fil aramaya kalkar.

Kitabenin tarih kısmında da “senet’i” diye bir imla kullanılmış. Bunun hangi cehaletten kaynaklandığını vallahi kestiremedim. Gayet açık ki, bu kelime “mübteda”; yani özne… Arapçada özneler ötre ile okunur. O zaman bunun kesre işareti konmadan “Senetü” olması gerekir.

Kitabeye verilen anlam tam bir felaket. “Ben Orhan oğlu büyük ve ölümlü Emir İbrahim Bey, peygamberden beri. Bana cennette bir köşk ihsan etmesi için Allah rızası için bir mescit inşa ettim.”  ifadesinin neresini düzelteyim?  İnşa tarihinde de “Elli ve kırk ve altmış senet ile” anlamı verilmiş. Senet nerden çıktı? Altmışı nerde gördün?


Lafı uzatmayalım. Kitabenin orijinal dili ve günümüz Türkçesi ile metnini verelim de bizim de bir kıyağımız olsun:

Bismillahirrahmanirrahim

Bâne elemîru  kebîrü el-ecelli İbrahim Beğ ibni Orhan

ke mâ kâle’n-nebiyyü aleyhi’s-selam

Men benâ mesciden li’llahi bena’llahü lehü beyten fi’l-cenneti

Senetü hamse ve erba’ûne ve seb’a mi’e.

Günümüz Türkçesi ile kitabede şöyle yazıyor:

Esirgeyen bağışlayan Allah’ın adı ile.

Orhan oğlu büyük ve yüce Emir İbrahim Beğ, Nebî aleyhisselam’ın dediği gibi “Her kim ki Allah için bir mescid yaptırır, Allah da onun için cennette bir ev yapar. Sene beş ve kırk ve yedi yüz (Hicri: 745; Miladi 1344-1345)

Demek ki neymiş? İşin erbabı dururken nev-heveslere iş yaptırılmazmış. Yoksa bir Molla Kasım gelir onları sîgaya çeker değil mi Süheylâ?