Şâhidî İbrahim Dede (1470-1550)’nin adı, edebiyat tarihimizde Tuhfe-i Şâhidî adlı Farsça-Türkçe manzum lügatinden dolayı çokça anılır. Divan sahibi bir şairdir ve Gülşen-i Tevhid, Gülşen-i Esrar, Gülşen-i Vahdet adlı eserleri vardır. Benim sahip olduğum ilk el yazması eser de Şâhidî’nin Tuhfe-i Şâhidî adlı Farsça-Türkçe manzum lügatidir. Hep derim zaten: “Beni Muğla’ya çağıran Şâhidî’dir.” O çağırdı, 6 Nisan1994 günü Muğla’ya ayak bastık.

Şâhidî, sadece edebiyat tarihine mal olmuş bir şahsiyet değil, o aynı zamanda Mevlevî post-nişini(şeyhi)’dir ve Mevlevî dergâhında yıllarca ilim-irfan ışığı yaymıştır. Şu anda Şâhidî camiinin bulunduğu yer, aynı zamanda Mevlevihane olarak kullanılmış. Bunu, iç cemaat yerinin yuvarlak olup sema ayinlerine uygun olmasından anlıyoruz. Aynı yerde 1525’te açılan bir de Sıbyan Mektebi varmış ve 17. yüzyılda, Evliya Çelebi Muğla’ya geldiğinde bu mektepte 2000 çocuk ders gördüğünü kaydetmiş.

Cami, dergâh, sıbyan mektebi ve muhtemelen hemen o civarda da bir ev… (2016’da caminin önündeki ev Şâhidî evi olarak restore edildi.)

Pek çok birimin bir arada olduğu o Şahidî Külliye’sinin merkezi elbette cami ve dergâh olarak kullanılan mekan olacak ve o mekanı çevreleyen o güzelim bahçe de buraya güzellik katacak. Gel gör ki, arazinin meyilli olmasından kaynaklanan ve eskiden hayvan gelip geçerken bahçeye girip zarar vermesin diye bahçe duvarı yüksek tutulmuş. Artık günümüzde hayvan yetiştiriciliği kalmadığı için 2007-2008’lerde bu duvarların toprak seviyesine indirilip bahçenin güzelliklerinin her tarafta görünmesini tavsiye eden bir yazı kaleme almıştık. Ve o yazıda şöyle demiştik:

Sempatik bir cami…  Mütevazi bir türbe... Minik bir yeşil alan… Serviler, zeytinler, badem ağaçları ve çiçekler… Tarihe küsmüş mezar taşları… Ve yüksek mi yüksek duvarlar… Tüm güzellikleri sokağa kapatan yüksek duvarlar… İçerideki güzelliği insanlar görmesin diye yükseltilmiş duvarlar… Oradaki kültürü gözlerden gizleyen duvarlar… Hapishane duvarı gibi yüksek ve muhkem duvarlar… Hele ana kapıyı; ana kapının ihtişamını yerle bir eden o eciş-bücüş, kişiliksiz duvarlar… Tüm insanlığın alabildiğine özgürlüğe doğru koştuğu zamanımızda, kültür mirasımızı tutsaklaştıran; tutsaklaştırıp mahzunlaştıran duvarlar…Adı yüzyılları aşıp gelen Şâhidî’nin sesinin çarptığı duvarlar… Beton kadar soğuk, taş kadar sert bakan duvarlar… Korumaktan çok gizlemeye yarayan duvarlar… Ey Muğlalılar!.... Ey yöneticilerimiz!...

Gelin el birliği edelim ve Şâhidî’yi özgürleştirelim. O yüksek duvarları yıkalım. O kültürü ve o güzellikleri, yoldan geçenlerin gözleriyle, duygularıyla buluşturalım. Sonra da, o bahçeyi ve kırık dökük mezar taşlarını düzenleyip Muğla’nın şânına lâyık rekreatif bir mekân hâline getirelim; Şâhidî de soluk alsın, o mahalle de, Muğla da…

Şâhidî’ye mapusluk yakışmıyor; Şâhidî’nin mapusluğu ise Muğla’ya hiç yakışmıyor.”

Bu yazım Hamle’de çıkınca, korumacı olup da neyi koruduğunu bilmeyen kuruldan “O duvarlar Muğla’ya özgü ters kaşık sıvası ile sıvandığı için, korumaya dâhildir ve müdahale edilemez” bilgisi geldi. Ben de “O sıva 1999-2000’lerde yapıldı. Nasıl olup da korumaya dâhil oluyor?” dedim ama her bir şeyi bilen kurul Hz. Nuh’un peygamberliğini telaffuz etmiyor, onu bir gemi kaptanı zannediyordu.

O iş öyle kaldı.

Aradan zaman geçti… Birkaç yıl önce o güzelim “Muğla ters kaşık sıvası” sökülüp taş kaplama yapıldı. Şimdi gidin görün o taş kaplamaları. Şimdi, “Hapishane görüntüsünden kurtarmak için o duvarları bahçe seviyesinde yıkmak gerek” desem bu defa “O duvarlar özgün bir yapı özelliği gösteren tarihî taş kaplama ile kaplıdır. Dokunulamaz.” diyecekler ve beni çok güldürecekler.

Evet!...

Tekrar ediyorum!...

O duvarlar bahçe toprağı seviyesinde yıkılarak camiye ve ağaçlara, çiçeklere özgürlükleri verilmelidir.