Farkındalık hakkında çok şey söylenebilir, farkındalık çok farklı şekillerde tanımlanabilir. Ancak farkındalık hakkındaki en yalın ve kapsayıcı tanım şudur: Farkındalık, bir uyanıştır.

Doğum sonrasında hayata gözlerini açan ve dışarıda (güvenli alan olan ana rahmi dışında) olduğunun farkındalığıyla ağlamaya başlayan bebeğin uyanışıyla başlayan ve gözlerini kapatacağı âna kadar devam edecek olan bir uyanış hâli…

Her ne kadar hayat bu uyanışla başlasa da kendini hayatın akışına bırakıp göremeden, hissedemeden, bilemeden, anlamı/amacı keşfedemeden, sevemeden, bir iyilik yapamadan, paylaşamadan yani yaşamayı deneyimleyemeden hayata gözlerini kapatan nice insan var. Farkında olmadan ölen, beşerden insana terfi edemeden son nefesini veren nice insan var. Hayatın ritmini yakalayamayan nice insan var.

Oysa farkındalık sahibini uykudan uyandırır. Otomatik pilottan çıkarır. Nesne, olay, durum ve kişiler hakkındaki algılara bilinci ekleyerek karar, tercih ve eylemlere değer kazandırır. Bunun için farkındalık, insanı özgürleştiren ve kanatlandıran yegâne yetenektir.

Mesnevi’den hikâye…

Devrin hükümdarı Leyla’yı görür, hayret eder;

“Mecnun’un perişan olmasına sebep olan Leyla sen misin? Senin diğer hemcinslerinden bir farkın yok ki!” der.

Leyla cevap verir:

“Sen Mecnun olmadığın için sus!”

Leyla’nın dış güzelliği, başkalarından üstün değildi ancak Kays’ın onun uğrunda Mecnun oluşu, tamamen görmeyi başardığı Leyla’nın iç güzelliğinden kaynaklanıyordu. Hükümdar, Leyla’ya Mecnun’un gözüyle bakamadığı için, ondaki bu derin muhabbetin esrarını da görememişti. Oysa görebilmek için bir şart vardı: Leyla’nın dış güzelliğine karşı uykuda olmak, içinde taşıdığı güzelliğe karşı da uyanık olmak…

Bunu bilen insanlar geçmişte uyanıktı; doğanın/tabiatın, çevresinin, kendisinin, olup bitenin, insanın, ihtiyacının farkındaydı. İnsan hâlinden bilirdi. İşinin/aşkının hakkını verir, mesleğini güzel yapardı. Kendinden önce başkalarına duyarlıydı. Bencil, narsist, vefasız, hadsiz değildi. Oysa modern hayat bunların çoğunu unutturdu.

İnsanın “unutkan” ve “uyuyan” özelliği daha çok öne çıkar oldu. Uyuyan yani farkındalığı kaybeden insanlar oluverdik.

Örneğin; bir çiftçi ayı, güneşi, bulutu takip eder; bunların hareketine bakarak doğayı okurdu. Ekme dikme zamanını bilir; ayın karanlığında diker/eker ve hasat ederdi. Bu işleri ayın aydınlığına bırakmazdı.

Sabaha yakın yağan çiğin anlamını bilir, o gece don olup olmayacağını akşamdan fark ederdi. Kavak/selvi ağaçlarının yaprağını dökme şeklinden kışın nasıl geçeğini bilirdi. Bulutların hareketinden, rüzgârın yönünden sağanak yağışın geldiğini görürdü.

Köpeğin havlama, atın/katırın kişneme şeklinden bir tehlikenin yaklaştığını/varlığını bilirdi. Çünkü her şeyin farkındaydı. Malını mülkünü koruyabilmek, ürün alabilmek, var olabilmek için farkında olmak gerektiğini biliyordu.

Modern dünya, vaat ettikleriyle, sunduğu kolaylıklarla insanı bu zahmetten(!) kurtardı. Artık günümüz insanı bunları bilmeyi gereksiz görüyor. Çünkü bizim için birileri bu işleri hallediyor, bu deneyimlerin kazandırdığı bilgiyi bize hazır olarak sunuyor. Onun için de yaşamaya, deneyimlemeye, kafa yormaya, vakit ayırmaya gerek kalmıyor.

Diğer taraftan insana sürekli olarak daha önemli(!) şeyler olduğu fısıldanıyor. İnsanın ilgisi ve algısı başka yöne sevk ediliyor. “Biz sizin yerinize düşünür, hazırlar ve size sunarız. Siz, şunlarla oyalanın. Hatta yatıp uyuyun.” deniyor. “Biz sizin yerinize nöbet de tutarız.” deniyor. 

Oysa modern insanın; yeniden uyanmak, yazılan reçetenin kendisi için olmadığını görmek ve farkına varmak için bir yolculuğa çıkması lazım. Her şeyden önce uyanması gerek… Bir keşif yolculuğuna çıkması gerek.     

Hazırsanız, yola düşelim…

03.12. 2025