Değerli dostlarım; İlçem Ula'da tütün bitkisinin üretilmesi 150 yıl öncesine dayanır. Gerçi bu günlerde tütüncülük denilen tütün yetiştiriciliği artık yapılmıyor. 50’li-60’lı yıllarda İlçem Ula'da tütüncülük yapmayan hiçbir aile yok gibiydi. Muğla Merkez İlçe'de ( Menteşe) sayılı aileler tarafından tütün ekiliyor bugünlerde. Neden bu bahsi açtım derseniz, elbette siz değerli okurlarımla oldukça güncel ve önemli bir konuyu gündeme getirmek niyetindeyim.

Daha önceleri İlçem Ula'nın merkezinde yaklaşık 50-60 dükkan vardı ve bu dükkanlarda (işyerlerinde) ayakkabı imal edilirdi. Ayakkabıcılık çok çok ileri derecede gelişmişti. Ustalar, kalfalar ve çıraklar olmak üzere çok sayıda işyeri sabah cıvıl cıvıl olur ve tüm işyerleri besmele ile açılırdı. Ustalar gelirler ve çıraklarına derlerdi ki: "Haydi oğlum, git camiye ya da Kur'an kursuna, hiç olmazsa namaz kılacak kadar namaz surelerini ve ahlak, ibadet ve itikat konularında bu işi gönülden bağlı olan ve her birisi ayrı bir âlim olan hocalardan ders almalarını sağlarlardı." O zamanlarda İlçem Ula'nın merkezinde depremden önceki haliyle Yeni Camii ve müştemilatı halka hizmet veriyordu. Hocasını da merhum Hacı Hafız Mehmet Ali Armutçuoğlu (Uzun Hoca) yönetirdi. Ustalarca gönderilen çıraklara ders verilir ve uzun yıllar hayatlarında lazım olacak ilimler öğretilirdi.

O yıllarda İlçem Ula'nın tüm gençleri ya ayakkabı çıraklığına, ya terzi çıraklığına ya da berber çıraklığına verilir ve gençlere mutlaka bir “zanaat” öğretilmesi sağlanırdı. Yaşıtım olanlar bilirler, o yıllara ait gençler şimdilerde 70-80 yaş aralığında olup mutlaka gençliğince bir zanaat çıraklığına gitmişlerdir. Elbette gurbet görüp tahsil için gidenlere de rastlanıyordur.

Yaz aylarında ellerinde bir zanaatı olmayanlar, kiremit elde edilen “Kiremit Ocaklarımız”da çalışırlardı, en az üç ay oralarda çalışırlardı. Ellerinde bir sanatı/zanaatı olanlar da ya bir usta yanında ya da kendi işyerlerinde çalışmaya devam eder, ailesine ve topluma katkı sağlarlardı. Hep içim sızlar; ayakkabıcılığın en üst safhada olduğu yıllarda, tabii fabrikasyon değil ama canlı fabrikalar gibi ayakkabı üreten işyerlerimiz vardı. O yıllarda bu ustalarımızın dükkan ve işyerlerini yıkmak yerine, ya da başka bir mekanda ayakkabı üreticisi küçük bir atölye ile başlanır ve İlçem Ula yine ayakkabı üreticiliğine devam ederdi. Öyle olmadı ve fabrikasyon ayakkabılar (daha çok plastik-naylon) çıkınca, kenarda köşede ayakkabı ustalarımız kaldı.

Pekâlâ, gençlere ne oldu? Gençler de yine ya öğrendiği zanaatı ya da sanat öğrenimini devam ettirerek hem kendi hem de ailelerine katkı sunmaya devam ettiler. Çarşımız; ayakkabı ustaları, terzi ustaları ve berber ustaları ile dolu dolu bir hayat sürerken bakın neler oldu. Önce tütüncülük sona erdirildi. Tabii bu kadar kısa değil. Tütüncülük çok zor bir ziraat işi olduğundan, özellikle İlçem Ula'da o yıllardaki gençlerimiz “OKUSUNLAR” diye bir çığır açıldı. Sebebi ise iş sahası olmadığından, ayakkabıcılar yok olmuş, kiremit ocakları kapanmış, terzilik mesleği tüccar terziliğine ya da konfeksiyona dönüşmüş olmasından dolayı tek çıkar yol gençlerimiz okusunlar ve kendilerini kurtarsınlar...

Kurtardılar mı bu gençler? Çok olmasa da okumak için İstanbul'a, İzmir'e ya da başka illere gidenler oralarda okudular, oralarda iş bulup kaldılar ve oralardan da evlendiler (kız-oğlan fark etmedi) ve İlçem Ula'nın genç neslini kaybettik. Belki şu an bilmiyorum ama nüfusa bakınca en yaşlı nüfus İlçem Ula'da diyebilirim. İlçem Ula'da Akyaka'da görülen yapı mimarisinin örnek olduğu evlerimiz vardı. Hepsi yok olup gitti. Şu anda yerlerinde yeller esiyor. Yerlerine 1+1, devasa beton yığınlarından daireler yapmakla meşgulüz. Hem dışarıda olan Ula'ya gelme ihtimali ortadan kalkmış, genç nüfus da artık İlçesine gelmiyor. Baba ata ecdat toprağını bir müteahhit firma ile anlaşarak kat karşılığı beton yığınlarıyla baş başa kalıyoruz. İçinde yaşamaya mahkûm olduk diyebilirim.
Yazımın başlığından söz edecek olursak; İlçem Ula'da 1930-1940-1950-1960 doğumluların çoğu mutlaka bir meslek erbabıydı. Dedeler oğullarına zanaat öğrettiler. Babalar (torunlara) evlatlarına bu özel ve güzel işlemi geçiremediler ve “Pes” ettiler. Ne mi oldu? Dışarıya (İzmir-İstanbul-Aydın-Manisa-Konya-Bursa illerine) giden gençler oralarda kaldılar. Gidemeyenler, gitmek istemeyenler, ana ve babasının yanında kalmak isteyenler de yörede buldukları resmi ya da özel işyerlerinde çalışarak hayatlarını devam ettirdiler. Amma hayat böyle devam etmedi. Torunlar büyüdü. Torunlar ortaokul, lise ve üniversite mezunu oldular. Hiçbirinin meslekle bir ilişkisi ya da çalışması olmadığından sadece “OKUL” mezunu olarak ortalıkta dolaşmaya başladılar. Rahmetli coğrafya öğretmenim vardı. Ders verirken bazen hayıflanır ve bize bazı öğütlerde bulunur, bazı gerçekleri anlatırdı. Bir defasında, “Çocuklar,” dedi, “bizler devlet memuru yetiştirme gayreti içindeyiz. Neden liseler (endüstri/sanat okulu hariç) başka bir ilim ve meslek veremiyorlar?”

Sonuç ortada. Bir şekilde iş bulanlar hariç (oldukça az ve yetersiz), diğer gençler okumuş bir biçimde caddelerde, sokaklarda dolaşıyordu. Ama şimdilerde dolaşmıyorlar. Ellerinde akıllı telefon, tablet ya da diğer bir elektronik malzeme ile evde vakit geçiriyorlar. Türkiye’de, Muğla'da ve Ula'da “Ev Gençleri” diye bir tür türedi. Belki farkındasınız ya da değilsiniz, etrafınıza bakınız. 2000 ve daha sonra doğanlara lütfen bakınız. Yanlış anlaşılmasın. Kötü örnek emsal olmaz derler. Elbette çaba gösteren, çabalayan, meslek erbabı olmak için yoğun biçimde çalışan, ter döken gençlerimiz hariç olmak üzere diğer gençler evde oturuyorlar. Hiçbir beklentileri, hiçbir öngörüleri yok, hiçbir hayalleri de yok. Babasından, annesinden ya da büyük baba veya büyük annesinden para isteyerek, üretmeden geçinmeye çalışan veya şöyle diyelim; sadece kendisinin hayatını idame edecek hiçbir girişimi olmadan yaşamak nasıl bir duygu?

Nasıl geldik buralara? Okusun, tahsil etsin. Okumuş olsun. Hiçbir itirazımız olamaz. Tahsilin yanında mutlaka bir meslek öğrenmesi gerekmektedir. Adı Milli Eğitim Bakanlığımız olan bu kuruluş yeni yeni rotasına oturmaya başladı çok şükür. Sebebi ise Türkiye'mizde eğitim ve öğretim konusu, bu bakanlığın uhdesinde gelişip güzelleşmektedir. Tek yetkili bir kurum olarak tüm toplumların hayatını organize eden bir kurumdur Milli Eğitim Bakanlığı. Avrupalı olmak diye bir öngörü, bir hedef vardı. Gençliğimizde duyardık. Avrupa’da, Amerika’da üniversite mezunu olup, tarlalarında çiftçilik yapan gençleri, üniversite mezunu olup, büyük baş hayvanlarından süt sağan gençleri duyardık. Galiba şimdi bu dediğim hem okuyan hem de meslek sahibi olan gençlere yönelmemiz, gençler yetiştirmemiz şart gibi.
Hoşçakalınız. Sağlıcakla kalınız.