Patron, telefonu kaldırıp öfkeli bir sesle sekreterine talimat verdi:

“Bana çabuk Nazlı’yı çağırın.”

Nazlı çağrıldı. Sekreterin duygusuz bakışını ve gözlerini kaçırışını gören Nazlı, çekinerek kapıyı vurup ofise girdikten sonra selam verdi:

“Günaydın efendim.”

Selamı duymazdan gelen patron, başını önündeki dosyalardan kaldırmadan sertçe konuşmaya başladı:

“Senin hakkında hiç iyi şeyler gelmiyor kulağıma. Anlaşılan kendini işe veremiyorsun. Galiba kişisel problemlerini işine yansıtıyorsun. Bu koşullarda seninle yönetim katında çalışmamız mümkün değil. Seni bir başka birime alıyorum.”

Hakkında verilen kararı duyunca kısa süreli bir şok yaşayan Nazlı, kişisel problemlerinin sebep gösterilmesine oldukça içerlemişti.

“Emre Bey, ben her şeyden önce bir insanım; eşim, anneyim, evladım, arkadaşım, komşuyum. Nazlı olarak buradayım ve işimi bu kimliğimle yapıyorum. Her insan gibi benim de problemlerim olabilir. Var da… Ama bunların işimi aksattığını düşünmüyorum. Çünkü bunları işime yansıtmıyorum. Burada işimi yaparken günün geri kalan vaktinde de problemlerimle mücadele ederek hayata tutunmaya çalışıyorum.”

“İyi de bana böyle söylenmedi. Mücadele ettiğin problemlerin ne olduğunu da bilmiyorum. Sen de gelip söylemedin. Nereden bilebilirim ki?”

“Emre Bey, siz çağırmasanız ben bu odaya girebilir miydim? Ya da kaç gün kapıda beklemek zorunda kalırdım? Size ulaşmak mümkün değil ki… Ulaşabilsek de büyük ihtimalle dinlemeyeceksiniz. Dinlemiyorsunuz da… Kestirip atıyorsunuz. Çünkü kendi düşünceniz ya da kendi düşüncenizi destekleyen şeyler dışında söylenenler hoşunuza gitmiyor. Bu nedenle de size ulaşabilen herkes, sizi memnun edecek şeyleri söylüyor. Doğruları değil…”

Beklemediği bir cevap alan patron, bütün dikkatini Nazlı’ya verip, hiç karşılık vermeden dinlemeye devam etti.

“Görüyorum, bu konuşma bile sizi rahatsız ediyor. Ama birileri yöneticiye doğruları söylemeli. Yönetici de kendisine doğruları söyleyenleri dinleyebilmeli. Duyduklarından hoşlanmasa da dinlemeli.”

“Benim gerçekleri bilmediğimi, bana gerçeklerin söylenmediğini mi söylüyorsun?”

“Öyle ki sizinle bu konuşmayı yapıyoruz. Öyle ki gerçeklere kapalısınız. Kapalı devre çalışıyorsunuz. Herkese kapalı, sadece sizi memnun edenlere ve sizi mutlu edecek bilgileri sizlerle paylaşanlara açıksınız. Herkes işini severek yapmıyor, işin gerektirdiği gibi çalışmıyor. Çoğu sizden korktuğu için, sizi memnun etmek için çalışıyor. Doğal olarak bu düzene uymayanlar hakkında da iyi şeyler konuşulmuyor.”

“Nasıl yani?”

“Bazıları iş yapar bazıları iş yapıyor görünür. İş yapıyor görünen birileri de patrona ulaşabilmek, onun gözüne girebilmek için iş yapanları kullanır. Onlar hakkında dedikodu uydurarak, onları sorunların kaynağı gibi göstererek… Olup bitenden habersiz işini yapanlar hakkında kulağınıza ‘hoş olmayan(!)’ şeyler fısıldayarak… İş yapanları ve onların çalışmalarını itibarsızlaştırarak…”

“O zaman sen bana doğruları söyle. Ben onları kendi doğrularım ile tartıp öyle karar vereyim.”

“Bunun için şu üç soruyu samimi bir şekilde cevaplamalısınız:

Birincisi; doğruları duymak konusunda gerçekten kararlı mısınız?

İkincisi; ben bu yalaka çemberini aşıp size doğruları söyleme imkânı bulabilecek miyim?

Üçüncüsü; elbette kendi doğrularınız vardır. Bu doğrulara başkalarının doğrularını da ekleme ihtiyacı hissediyor musunuz?”

“…”

***

Umarım; genel yönetici yaklaşımını bilenler, bu soruların cevabını merak etmiyorlardır.

12.02. 2025