("Ankara’nın yanlış ekonomi politikalarıyla et sofradan çekildi, protein lüks oldu. Şimdi gözler Menteşe’de: İktidarın boşalttığı tabağa, yerel yönetim bir dilim ucuz ekmeği çok mu görüyor? Halk 'askıda' lütuf değil, 'Halk Ekmek'te onurunu arıyor.")

Çok şey istemiyoruz sizden.

Saraylar, konvoylar, billboardlar, nutuklar, lüks ve gösteriş sizin olsun.

Bize gölgesi olan ağaçlar, bir parça hakça ekmek, bir top dondurma yeter.

Ama bu memlekette mesele artık sadece geçim meselesi değildir.

Mesele, insanın en temel ihtiyacına bile ya piyasanın ya siyasetin insafıyla ulaşmak zorunda bırakılmasıdır.

Çünkü adalet yoksa ne ekmek yeter ne dondurma.

Halk sadece karnını değil, onurunu da doyurmak istiyor.

EKMEK SADECE EKMEK DEĞİLDİR

Bizim gibi toplumlarda ekmek sadece yiyecek değildir; çoğu zaman yemeğin kendisidir.

Et pahalıdır, balık pahalıdır, tavuk pahalıdır. Sofrada eksilen her şeyin yerini biraz daha ekmek doldurur. Bu yüzden Türkiye’de ekmek meselesi hiçbir zaman yalnızca beslenme meselesi olmadı. Bir sınıf meselesi, bir yoksulluk meselesi, bir hayatı idare etme meselesi oldu.

Kimse burada yanlış yere romantizm yapmasın. Bu halk ekmeği sevdiği için değil, çoğu zaman başka gıdaya düzenli ve yeterli ulaşamadığı için çok tüketiyor.

Ben işçi çocuğuyum. Bunu süs olsun diye söylemiyorum. Ekmek meselesini bilen, o kokuyu çocukluğundan tanıyan bir yerden konuşuyorum.

Hasan Hüseyin Korkmazgil’in dediği gibi:

“ben işçi çocuğuyum evladım,

demiryolu atölyesi işçilerinden

emekli Şükrü’nün oğluyum

ekmekle doydu karnım

ekmekle avutuldum

… ekmekle korkutuldum.”

İşte bizim hikâyemiz biraz da budur. Bu ülkede ekmek sadece karın doyurmaz. Bazen susturur, bazen oyalar, bazen de insanın hakkının yerine geçirilir.

Yani vatandaşa denir ki: Et yoksa ekmek ye. Hak yoksa sabret. Refah yoksa idare et.

GEÇİNMEK DEĞİL, GEÇİNEMEMEK

Artık mesele geçinmek değil; geçinememek.

İnsanlar eksilerek ayakta kalmaya çalışıyor. Sofra belki kuruluyor ama gelecek kurulamıyor. Çocuk büyüyor ama gerektiği gibi beslenemiyor. Anne-baba yaşıyor ama bunu yaparken utanç duyuyor.

İşin en ağır ironisi şu: İktidarın ekonomi politikaları yüzünden et sofradan çekiliyor, balık dar gelirlinin hayatından tamamen çıkıyor, tavuk bile “hesap işi”ne dönüşüyor.

Tam bu noktada soru çok net: Madem merkezi iktidar vatandaşı proteine erişemez hâle getirdi, bari yerel yönetimler ekmeği gerçekten kamusal bir hak hâline getirsin.

MENTEŞE’DE HALK EKMEK NEDEN YOK?

Şubat 2025’te Menteşe Belediye Başkanı Gonca Köksal, fırıncılar ve ilgili odalarla yaptığı istişareler sonucunda halk ekmek uygulamasının belediyeyi zarara uğratacağını ve Menteşe’de buna gerek olmadığını açıkladı. Bunun yerine askıda ekmek uygulamasını öne çıkardı. Aşevinde başlatılan uygulamanın kent lokantasında da devam edeceği duyuruldu. “Hiç kimsenin aç kalmayacağı” vurgusu yapıldı.

Elbette istişare önemlidir. Ama asıl soru şudur: Belediyenin önceliği fırıncıların rekabet dengesi mi, yoksa dar gelirli yurttaşın ekmeğe erişim hakkı mı?

Menteşe sokaklarında cebindeki bozuklukları sayan emeklinin gözü “askıda” yazısına değil, hakkı olan ucuz ekmeğe bakar.

Sosyal belediyecilik bazen maliyeti göze alma işidir. Askıda ekmek kötü bir fikir değildir ama hak değildir; düzenli ve onurlu kamusal erişimin yerini tutmaz. İnsan, başkasının lütfuna değil, kendi hakkına uzanmak ister.

BİR TOP DONDURMA DA SINIF MESELESİDİR

Muğla gibi kavurucu bir yaz sıcağında bir top dondurmanın 75-100 lira arasında seyrettiği bir dönemde, kentin birkaç noktasında uygun fiyatlı halk dondurması satmak gerçekten bu kadar zor mu?

Ben yaz akşamlarında çocuğunun elini tutup dondurmacının önünden hızla geçen anne-babalar gördüm. Çocuk vitrindeki renklere bakmasın diye başını çeviren yetişkinler, “Bir top isterim” diyemeden susturulan çocuklar gördüm.

Ayla Çınaroğlu’nun o güzel çocuk şiirinde dediği gibi:

“Bir külah dondurmam olmalı / Şöyle en büyüğünden…”

Yoksulluk sadece açlık değildir; çocuğun en basit, en masum isteğini bile ertelemektir.

Peki çözüm gerçekten bu kadar zor mu? Mersin Büyükşehir Belediyesi’nin “Vahap Amca ile Tatlı Günler” projesine benzer bir uygulama neden Menteşe’de olmasın? Kent Meydanı’nda sade bir halk dondurma tezgâhı kurulamaz mı? Yaz boyunca birkaç seyyar araç mahalle mahalle dolaşıp uygun fiyatlı dondurma satamaz mı? Mesela buna da “Efe Amca ile Tatlı Yazlar” denemez mi?

Hem masrafı düşük olur hem doğrudan halka ulaşır. Billboardlara, afişlere, tanıtım fotoğraflarına ayrılan bütçenin küçük bir kısmı buraya ayrılsa yeter. Birkaç gösterişli açılış eksik olsun; birkaç mahallede çocuklar normal bir yaz akşamı yaşasın.

Üstelik ben, Menteşe Belediyesi’nin ya da Muğla Büyükşehir Belediyesi’nin böyle bir çağrıya kayıtsız kalacağına da inanmıyorum. Yeter ki sosyal belediyecilik sadece konuşulan değil, günlük hayatta hissedilen bir hak olarak ele alınsın.

Çünkü sosyal belediyecilik sadece aç kalanı doyurmak değildir; normal bir çocuğun, normal bir yaz akşamında bir top dondurma yiyebilmesini de sağlamaktır.

Dondurma burada keyif değil; memlekette çocukluğun hangi sınıfa ait olduğunun göstergesidir.

ASKIDA EKMEK HAK DEĞİLDİR

“Askıda ekmek” modeli yıllardır yardım ve merhamet diliyle siyasetin içinde dolaşıyor.

Bugün ortaya çıkan tablo ironiktir: Et, iktidarın ekonomi politikaları yüzünden sofradan kalkıyor. Ekmek ise hak temelli bir kamusal model yerine yardım diline sıkıştırılıyor. Vatandaşa adeta “Hakkını isteme, askıdan payını al” deniyor.

Oysa yurttaşın ihtiyacı lütuf değil, güvence; merhamet değil, hak; yardım değil, adil düzendir.

TOMRİS’İN TOKADI

Tam burada Tomris Uyar’ın o sert cümlesi geliyor insanın aklına:

“Yoksulluk anlatılmaz be ablam. Yoksulluk yaşanır anca. Gerisi puştluktur. Yani anlatıp. Kanına ekmek banıp o ekmekle semirmektir. Övünmek gibi bir şeydir anladın mı? Ayıptır.”

Biz burada yoksulluğu süslemek için değil, yaşanan gerçekliği hatırlatmak için konuşuyoruz. Kasada iki üründen birini geri bırakmaktan, çocuğun beslenme çantasını düşünmekten, eti unutup ekmeğe mahkûm kalmaktan söz ediyoruz.

Yoksulluk ve dondurma yiyemeyen çocuklar kısmını abarttığımı düşünen varsa hodri meydan: Gelsin, birlikte mahalleleri gezelim; birlikte yoksul okulların önünden geçelim. O zaman bu memlekette meselenin sadece ekonomi değil, aynı zamanda onur meselesi olduğu daha iyi anlaşılır.

EKMEK MESELESİ, YÖNETİM MESELESİDİR

Nâzım’da ekmek sevdanın diliydi. Hasan Hüseyin’de emeğin ve sınıfın diliydi. Bugün ise ekmek, kötü ekonomiyle yetersiz sosyal siyasetin arasına sıkışmış halkın dili hâline geldi.

Bir ülkede insanlar eti değil ekmeği konuşuyorsa, orada kriz çoktan mutfağa inmiş demektir. Bir kentte halk ekmek bile tartışma konusu oluyorsa, orada mesele yönetim anlayışıdır.

Ve dönüp aynı yere geliyoruz: Bir toplum adaletin ekmekten daha değerli olduğunu anlamadığı sürece, ekmeğini hiçbir zaman rahat yiyemez.

Bugün görünen tablo şudur: Eti hükümet yedirtmiyor. Ekmeği muhalefet çok görüyor. Askı ise çözümün değil, mecbur bırakılmışlığın sembolü gibi dolaşıyor.

Bugün halkı ekmeğe, ekmeği de siyasetin insafına mahkûm edenler şunu bilsin: Sofrada ekmek azaldıkça, adalete olan açlık büyür. Ve o açlık hiçbir yardımla, hiçbir askıyla bastırılamaz.

Hâlbuki halkın ihtiyacı askı değil; adalet.

Oktay Akbal’ın unutulmaz sözüyle bitirelim:

“Önce ekmekler bozuldu, sonra her şey…”