2000 başlarında Milas taraflarında eski yazılı mezar taşları ve kitabeleri tespit ve okuma çalışmaları yaparken Hayıtlı Mahallesinde ilginç bir mezar taşına rastlamıştım. Bir kadın mezar taşı idi ve Çomakdağlı kadınların giysilerinin stilize edilmişine benziyordu mezar taşı. (Bu mezar taşlarıyla ilgili bir yazıyı vaktiyle Hamle’deki köşemde neşretmiştim.) Baş ucu ve ayak ucu şâhidelerinin ikisi de aynı şekilde işlenmişti. Mezartaşı 6 Ocak 1918 günü doğum yaparken vefat eden Atiyye Hanım’a aitti. Ertesi gün ölen çocuğun adı da Mustafa idi. Gelinin, eşi Hacı Ali Ağazade Hasan idi.

Bu mezar taşını geçen yıl Milaslı olan Prof. Dr. Bakiye Uğur kardeşimizle konuştuğumuzda hayli ilgilendi ve Atiyye hanımla ilgili bilgi topladı. İyi ki konuyu Bakiye hanıma açmışım; Atiyye hanımın kocası Hasan beye ve Hasan beyden gelen sülaleye ulaştık.

Hasan beyin, Atiyye hanımdan 3 çocuğu olmuş: Rauf, Sabahattin ve Ulviye. (Ulviye hanım eski İstanbul valisi Muhittin Üstündağ ile evlenmiş ) Atiyye hanım 4. çocuğu Mustafa’yı doğururken vefat etmiş. Biz Hasan beyin Atiyye hanımla evliliğinden doğan oğlu Rauf bey’in  torunu Hasan’a ulaştık. Dedesinin babasının adını almış anlaşılan Hasan. Avukat Hasan Alagün!...

Hasan Alagün’ün avukatlık bürosuna gittik. Duvarda dedesi ve Atiyye’nin eşi Hasan’ın gençlik ve yaşlılık fotoğrafları vardı ve çekmecesinden birçok eski yazılı tarihî belge çıktı.

Atiyye hanımın kocasını bulmakla mutlu olmuştuk ama birçok belgeye ulaşmamız, bizi daha çok sevindirdi. Mesela, klasik usulde bir hüsn-i hat icazeti vardı Av. Hasan Alagün’ün elinde. Orijinal ve hiç yıpranmamış bir icazetname. Belge, Av. Hasan Alagün’ün babaannesinin dedesi olan Râşid Fehmî efendiye, Siroz adasından göçme, Muhammed oğlu Hacı  Salih Celâlî tarafından verilmişti.

Milas gibi küçük bir yerde hüsn-i hat icazeti olan birinin olması, yöre kültür tarihi açısından çok önemliydi elbette.

Av. Hasan Alagün bizi, dedesinin yaşadığı ve şimdi metruk vaziyette olan eve de götürdü. Milas’ın göbeğinde bir tarih yok olup gitmek üzereydi. Üzüldük…

Milas’a gelinir de Firuz Bey camiine gidilmezse olmazdı. Gittik. Camide incelemelerde bulunup mimarî ve süsleme özelliklerini gözden geçirdik. Yan tarafındaki medrese odalarının kullanılmamasına üzüldük. Bahçedeki bir mezar taşında, orada yatanın Mevlevî ve müderris  Seyyid İbrahim efendi olduğunu öğrenince heyecanlandık. Mevlevilik Anadolu’nun her tarafına işlemiş bir tasavvuf geleneği olarak önemliydi ve Milas’ta da Mevleviliğin olması ayrı bir güzellikti.

Milas’a gelmişken Beçin’e gitmezsek, Beçin bize küser tabii. Biz de Beçin’i küstürmemek için gittik. Menteşe Beyliği dendiği zaman Prof. Dr. Adnan Çevik kardeşimizin bilgisine başvurmamak olmazdı. O zaten bir başvurmadan uzun uzun, güzel güzel anlattı. Prof. Dr. Kadir Bektaş’ın yıllardır yaptığı kazı ile pek çok bina ortaya çıkarılmış ve Beçin şehrinin bir zaviye hazinesi olduğu tespit edilmişti. Bizi gezdiren Şenol Atalay Demirkapu, işin bilimsel yönü kadar keşif heyecanıyla anlattıkça anlatıyordu. Neredeyse bütün yapılar hakkında bilgi verdi. Orada yolumuzu çeşmeye düşürmeden geçip gitmek olmazdı. Çünkü o çeşmede, Mehmet Akif Ersoy’un damadı (Suad hanımın kocası) Veteriner Binbaşı Ahmet Ali (Argon) bey’in 1930 başlarında, kızı Ferda (Dedesinin hakkında şiir yazdığı torunu) ile çekilmiş bir fotoğrafı vardı. Aynı açıdan bir fotoğraf da ben almalıydım. Aldım da. Sonra oradaki havuzun başında Akif’in damadı ve kızının fotoğrafı vardı. Aynı açıdan onların fotoğraf için poz verdikleri noktaya baktım.

Ahmet Gazi Türbesi ve oradaki medrese hücrelerindeki mezar taşları sergisini bir daha gezdim. 4-5 sene önce bir gezmiştim. Çok güzel bir mezar taşı müzesi olmuş.

Karşı yamaçtaki Yelli Camii’ne gidemedik. İnşallah başka seferde oraya da gideriz.

***

Şehir hakkında Bakiye hanım bilgi verirken, tarihî devir hakkında da Adnan bey kardeşimizden bilgiler aldık. Mimar olan Doç. Dr. Öncü  Başoğlan Avşar’dan da mimarî bilgiler alarak gezmenin güzelliği ve zenginleştirici boyutu ile dolu dolu gezmenin hazzını yaşadık.