Yol bizi uzaklara götürse sadece yüreğimiz mi gurbete düşer? Gönül bu nereye konacağı belli mi olur? Anadolu insanının ruhu da gönül ikliminde demini bulmaz. Onun hikâyesinde yolların, hasretlerin yeri başka değil midir? Her yol hikâyesi gönül diyarından seslenişlerin sessiz çığlıkları yok mudur? Aklın hükmü yolda kalmaz mı gönül devreye girince?

Yollar ve yıllar arasında yaşanan hayatlar bir ömür denkleminde birleştirir bizi. “Biz” olmanın yarı bir tamamlanışı vardır “ben”lerin üzerinde. Yaşadıklarımız bizi yorsa da yollar yormaz; uyandırır, kendine getirir. Her yola çıkış aslında yeni başlangıçların, yeni doğumların hikâyesidir. Ne zaman görülmüş yolda kaldığımız, her şeye rağmen yola devam demez miyiz? Hayat yolda kalanları ve yarı yolda bırakanları gerisinde bırakır. Dönüp de bakmaz bir kere.

Bu milletin hikâyesi aynı zamanda yolcu olmanın hikâyesidir. Her yolcu kendi yolundan gider. Yola ait tüm sorumluluk yolcunun kendisine aittir. Seçim kendisinindir ama takdir yetkisi “Hakk”a teslimdir. Doğru ile yanlış arasındaki seçimde yolda belli olur. Yolcu istikametini kendi belirler. Bir kere söz ağızdan çıkmış, yolcu ilk adımını atmıştır. Geriye dönüşü var mıdır yolcunun bu yoldan? Vardır elbet ama yolun hikâyesinde yolcu nerededir, kiminledir? Her şey buna bağlıdır.

Anlatılan veya yazılan; dinlenen veya okunan her yol hikâyesinde yolcu bir yerlere götürecektir bizleri. Bizler de kendi yolumuzun rotasını bu hikâyeler üzerinden yürütmez miyiz? Yollar aynı zamanda yaşanmışlıkların beslediği deneyimlerin sesi değil midir? Ey yolcu, hangi seslenişte bulacaksın yolunu? Bir kere yola çıktın, gönül defterinde derdiğin hikâyen bakalım seni nerelere götürecek. Yolcu yoluna gönülsüz devam edemez. Her yol ayrımında ona gönül yol gösterecek.

Yollar zaman, gönül mekân oldu mu yolcuya bakalım bu devran nasıl dönecek? Yolun hikâyesinde yolcu hasret çekecek yeri geldi göz yaşı dökecek, yeri geldi dönüp dönüp geride bıraktığı yolları düşünecek. Ama yolun hikâyesini yaşarken kendi hikâyesini yazmaya devam edecek.

Peki, hangi yoldayız? Yolumuz bizim kendi adımlarımız üzere mi devam etmekte? Bu yol bizi nereye götürecek? Bir hedefimiz var. Nereye varacağımızı biliyoruz değil mi? İşte burada kendi sesimizi duyuyor muyuz yoksa araya parazitler mi giriyor? Kafamız karışıyor, görüşümüz bulanık mı? Orada bir durup beklememiz gerekiyor. Yolcu nefes almalı, kendine gelmeli. Bizim yolumuz başkalarının istikametince yola devam etmemizi engeller. Yolumuza çıkan engelleri aşmadan varamayız istediğimiz yere değil mi?

Yola çıktık öyleyse varış noktasına kadar her yaşadığımız yolcunun kendi içinde tamamlanışının da bir hikâyesi olmalı. Yolcunun gözü, gönlü açık olmalı. Varıp seyran eylemeli yolun hikâyesine kaptırmadan kendini.

Bak, her yolcu kendi yolunda mı gidiyor? Kayıp yolcularla dolu yollar oysa. Saatin tik takları duyulmaz olmuş, kendi kalp atışlarını bile duymaz olmuş yolcu! Duymuyor, görmüyor. Oysa ne kör ne sağır! Tıkanmış çıktığı yolda, dur durak bilmemiş. Gönlünü kaybetmiş. Bak kuru kalabalıklar arasında kayıplara karışmış. Kalabalıklar arasında kendi sesini duymaz olmuş.

Bu yolların yolcusu için aşk olmazsa olmaz. Gönül titreyecek bir kere. Gönül teli sazın telini inletmeli bir kere. Neşet Ertaş bu yolların hikâyesini bir mısrada ne güzel de anlatmış ve de yolcunun önüne koymuş: “Bir anadan dünyaya gelen yolcu, görünce dünyaya gönül verdin mi?” ve yeri geldiğinde yola dair düğümünü de şöyle atmış: “ Hep yolcuyuz böyle geldik böyle gideriz.”

Bunu bildikten sonra bu yol gönülsüz yürünür mü? İlle de gönül, ille de gönül. Gönül diyarında, gönül ikliminde yol alacak yolcu. Ve yolcunun hikâyesi de aşk üzere olacak ki istikamet onu güzelliklere götürsün. Yolcunun hikâyesi mutlu sonla biter mi, onun sırrı da yolcu da kalsın.