Yatak Odasından Sızan Gizli Gerçekler

Abone Ol

Başlığı gördünüz ve modern dünyanın o konforlu, meraklı, biraz da röntgenci refleksiyle hemen buraya tıkladınız, değil mi?

“Kim, kiminle, kapalı kapılar ardında ne yaşıyor?” sorusunun o hafif magazinel cazibesi cezbetti sizi.

Endişelenmeyin, yalnız değilsiniz. Sistem bizi tam da buna programladı. Bizi yönetenler, büyük kalabalıkların hep en sığ sulara dalmasını; odaların içini merak ederken dışarıda dönen büyük dünyayı kaçırmasını ister.

Madem buradasınız, gelin o kapıyı gerçekten aralayalım. Ama magazin kameralarıyla değil; ölümünün üzerinden onlarca yıl geçmesine rağmen hâlâ saygıyla eğildiğimiz, bu toprakların Mavi Gözlü Dev’inin dünyasıyla…

Çünkü bu hayatta cinsellikten, fısıltılardan ve anlık hazlardan çok daha büyük bir mahremiyet, çok daha gizli bir gerçeklik vardır: Bir insanın ruhunu, öfkesini ve sevdasını saklamadan, sansürsüzce dünyaya açabilmesi.

Buraya, yıllardır Nâzım Hikmet hayranı biri olarak beni etkileyen bazı bilgileri ve bu bilgilerden çıkardığım kişisel sonuçları sizinle paylaşmak istiyorum.

Çünkü bazı şairler sadece okunmaz; insanın hayata bakışına, öfkesine, aşkına ve memleketle kurduğu ilişkiye sessizce eşlik eder. Nâzım Hikmet de benim için onlardan biri.

Onu kusursuz bir kahraman olarak değil; çelişkileriyle, zaaflarıyla, cesaretiyle ve büyük yeteneğiyle anlamaya çalıştım. Her okuduğumda, insanın aynı anda hem kırılgan hem dirençli, hem âşık hem öfkeli, hem umutlu hem yaralı olabileceğini yeniden gördüm.

Belki de bu yüzden, aşağıda okuyacağınız satırlar bir edebiyat incelemesinden çok; bir okurun, Mavi Gözlü Dev’in dünyasında kendine dair bulduğu izlerin hikâyesidir.

1. Yaşlanmanın Dingin Sevdası

Gençliğin o fırtınalı, odaları yıkan coşkusunu hepimiz bir dönem kutsarız. İlişkileri de hayatı da öyle yaşarız.

Oysa insan olgunlaştıkça, o odalardan sızan sesler değişir.

Nâzım’ın o içten itirafındaki gibi:

“Yaşlandıkça beğenilerim değişiyor. Bağıran renkleri, coşkulu hareketleri ve davranışları sevmiyorum şimdi.”

Şairin Vera’da bulduğu dinginlik, aslında saman alevinden kor hâline gelmiş bir aşkın tasviridir. Bağıran renklerin bitişi, aşkın yok oluşu değil; kalıcı bir sanat eserine dönüşmesidir.

O odalardan yükselen ses artık çığlık değil, fısıltıdır.

Ama bazen bir fısıltı da duvarları yıkmaya yeter.

Çünkü gerçek aşk ve gerçek bilgelik; gürültüde değil, sessizliğin ortak ritminde, sadelikte ve o yalın dokunuşta saklıdır.

2. Ortaklaşa Bir Hayatın Mahremiyeti

Biz bugün mahremiyeti çoğu zaman mülkiyet sanıyoruz.

“Benim sevgilim, benim odam, benim hayatım…”

Oysa şair bize yatak odasının bittiği yerde başlayan o devasa ortak gökyüzünü hatırlatır:

“Yarin yanağından gayrı her şeyde, her yerde, hep beraber.”

İşte modern insanın çoğu zaman unuttuğu gizli şifre budur.

Paylaşılmayan hiçbir haz, ortaklaşa kurulmamış hiçbir yaşam gerçek bir aidiyet üretmez.

Gerçek mahremiyet, iki kişinin dünyadan saklandığı dar bir oda değil; o odadan çıkıp dünyayı birlikte omuzlayabilme cesaretidir.

3. Tehlikeli Bir Zekânın Cazibesi

İnsan ilişkilerinde de toplumsal düzende de en büyük çekim gücü çoğu zaman zekâdır.

Fırtınalı zekâlar, hayranlık kadar korku da uyandırır.

Mustafa Kemal’in, Nâzım’ın şiirlerini dinledikten sonra söylediği iddia edilen o meşhur söz boşuna hafızalara kazınmamıştır:

“Bu çok tehlikeli bir zekâ; önce asmalı, sonra darağacının dibinde ağlamalı.”

Hayranlıkla korkunun, sevgiyle öfkenin iç içe geçtiği o sınır boyu, insanın insana duyabileceği en tutkulu hayranlıklardan biridir.

Muktedirler çoğu zaman silahlardan değil; kelimelerin yavaş yavaş, fark ettirmeden zihinlere sızmasından korkar.

4. Kelimelerin Arasındaki Yasak Oyunlar

Gelelim en çok merak edilen bölgeye…

Kelimelerin birbirine nasıl dolandığına…

Nâzım, kelimelerle oynayan değil; kelimelerle yaşayan bir adamdı.

Bir çocuk şiirinin içine, dönemin en büyük siyasi figürünü ve ideolojisini bir kelime oyunuyla gizleyecek kadar kıvrak bir zekâya sahipti:

“Çocuklar gülün eğlenin

Tekerlenin…

ey Lenin, tek er Lenin.”

Bu küçük oyun, sansür mekanizmalarının zekâ karşısında nasıl çaresiz kaldığının zarif bir kanıtıdır.

Duvarların yıkıldığı an bazen bir slogan değil; ustalıkla yerleştirilmiş tek bir kelimedir.

5. Vurdumduymaz Bir Kaya Olmayı Reddetmek

Bunca acının, bunca aşkın ve bunca kavganın ortasında insan nasıl yaşar?

Bugünün dünyası bize çoğu zaman kendi konforumuzu korumayı öğütlüyor.

“Kendi enerjini koru.”

“Uzak dur.”

“Hiçbir şeyi fazla kafana takma.”

Oysa şair, bu konforlu öğütlerin karşısına başka bir ihtimali koyuyor:

“Ben deniz kıyısında vekârlı, sakin

Vurdumduymaz bir kaya

gibi yaşamaya

söz vermeyeceğim…

Çatlayacaksa, varsın çatlasın yüreğim

öfkeden, kederden, sevinçten.”

Şair, hissetmeyen bir kaya olmaktansa; acı çekmeyi, öfkelenmeyi ve sevinmeyi seçiyor.

Çünkü yaşamak sadece nefes almak değildir.

Yaşamak, canının yanacağını bile bile hayata dokunabilmektir.

Kapanış

Evet sevgili okur…

Bu yazıda aradığınız o ucuz yatak odası sırlarını bulamadınız.

Belki de içinizden, “Bizi yine kandırdın,” diye geçirdiniz.

Ama bazı kandırılmalar insanı bataklığa değil, kütüphaneye çıkarır.

Çünkü bir insanın öfkeden, kederden ve sevinçten çatlayacak bir yürekle yaşamayı seçmesi; vurdumduymaz bir kaya olmayı reddetmesi, bu dünyanın görebileceği en büyük mahremiyettir.

Yüreği hâlâ bu memleket için çarpan Mavi Gözlü Dev’e selam olsun.

Siz şimdi odanızın ışıklarını kapatıp ekranlarınızı kaydırmaya devam edebilirsiniz.

Ama olur da bir gün gerçekten gizli olanı merak ederseniz, dedikodu sayfalarına değil; şiirlere bakın.

Çünkü insanın en büyük sırrı, kimi sevdiği değil; neye rağmen insan kalabildiğidir.