Çocukluğumpastoral bir ortamda geçtiği için, yağmurlar bana hep lirik şiir gibi gelir.Gök gürültüsü, şimşek çakması, bardaktan boşanırcasına yağmurlar.

6Nisan 1994 günü Muğla'ya geldiğimde yağmurlar karşıladı. Şakır şakır yağmurlar.Sonra bu bulutlar, yamaçlar, ağaçlar, otlar. Birkaç ay sonra, "Muğla'yaalışabildin mi?" diye sorduklarında, "Bu yağmurlar, bu bulutlar, bu şimşekçakması, bu gök gürültüsü, bu otlar, ağaçlar, bu börtü böcek çocukluğumdan beribildiğim şeylerdir. Yeni bir şey olmadığı için zaten alışkınım." derdim.

ÇocukluğumBozdağ'ın Gediz ovasına bakan yamaçlarında geçti. Kış yağmurunu da, baharyağmurunu da bilirim. Hele o çarpıp geçen yaz yağmurlarını!... Sergiyeyatırılmış üzümleri alıp giden yağmurları. Sonra güz çimenlerini coşturan,mantar ve çıntarları soframıza getiren güz yağmurları!...

Baharyağmurları tabiati canlandırdığı için çok bilinir. Hele Nisan yağmurları!...Çiçek dökmüş ağaçlara zarar vermezse, çiçeklerin meyveye dönmesi içinbirebirdir.

Kışyağmurlarını tadı ayrıdır bende.

Bugünlerde yağan yağmurlar bana oğlak-kuzu ve lâle kokusu getirir hep.

Oğlaklarve kuzular bugünlerde doğmaya başlarlar ve bugünlerde bizim "yoğurt çiçeğidediğimiz" anemonlar açmaya başlar. (Biz, hayvanlar doğum yaptığı için yoğurtmevsimi de başladığından "yoğurt çiçeği" derdik herhalde.)

Negarip!...

Buyağmurlar, rahmet ve bereketiyle gelen yağmurlar, bende pastoral ve lirikduyguları tetikliyor ve taaa çocukluğumdan kokular getiriyor burnuma. Sonrakiyıllarımdan hiçbir şey yok bu yağmurlarla beraber. 9 yaşımdan sonrası şehirdegeçti hep. Şehirde, her yağmur hayatımızı hep olumsuz etkiledi. Yolları sukapladı; evleri su bastı, her yer çamur oldu ve paçalarımıza hep çamur sıçradı.Rahmetli babam, annem ve Bahri ağabeyim "Çamur sıçratmadan yürü!..." diye azsöylemediler. Oysa köydeki pastoral ortamda çamur bile olmazdı neredeyse.Şehirde yağmur bindirince alınacak tedbirler yoktu; hayat devam ediyordu ve sende yağmura rağmen hayata devam edip zorluklar yaşayacaktın. Oysa köyde, yağmurbaşlayacağı zaman insanlar hayatlarını biraz geri çekerek yaşarlar ve yağmurdanolumsuz etkilenmezlerdi. Kar yağdığında da aynı olurdu. Hayat biraz geriçekilip askıya alınırdı.

Buyağmurların oğlak-kuzu ve lâle kokusu getirdiğini söylemiştim. Biraz dahaaçayım.

Koyunlarve keçiler bugünlerde doğurmaya başlarlar ve bazı oğlak ve kuzular günügelmeden doğarlardı; yani erken doğarlardı. Bunlara "günsüz oğlak, kuzu"derdik. Erken doğan bebeklerin kuvöze alınması gibi erken doğan yavrular, içisaman dolu kapsakta (sepet-kelter dibi), biz çocukların odasında büyütülürdü.Çünkü bizim odalarımızda mangal olurdu. (Laf aramızda kediler de geceleri bizimodamızda kalırdı. Ben göğsümde uyuyan kedi hırıltısını taaa o zamanlardanbilirim.) Odamızda mis gibi oğlak veya kuzu kokusu olurdu. (Bakın, şimdi bileburnuma kadar geldi.)

Gelişmişdoğan kuzu ve oğlakları bir ay sonra falan yayılmaya götürürdük Gene yağmurlarveya sisler olurdu. Yağmur yoksasisleri yara yara giderdik dağa. Dağdabizi yemyeşil otlarla beraber kıpkırmızı "yoğurt çiçekleri" karşılardı.Üzerlerinde yağmur damlası veya çiy tanesi olurdu. Ortalığı renk yaygarasınaverirdi ama kokusu buruna yaklaştırmadan hissedilmezdi. Demet demet toplar,koklardık. İşte o anda "yoğurt çiçeği" kokusu, hem çiçek kokusu olurdu bizimiçin, hem yağmur kokusu. Çiçekten gelen kokuyu yağmur kokusu zannederdik çocukaklımızla.

Sağanakyağmur varsa ve evdeysem. Rahmetli annem, tırabzana dayanır ve "Allah âfâtsızversin!..." deyip her şimşek çakıp gök gürlediğinde, yağmur şırıltısına karışanbir kelime-i tevhit ile dua ederdi.

İştebu yağmurlar bana hep o kokuyu, seni ve senin kokunu hatırlatır anne!...