Geçen haftaki yazımda “İşte insan da “öteki”nin negatifliğinde çürüyerek/eriyerek kendini var edebilir. İnsanın varlığı, “öteki”nin varlığına bağlıdır. İnsanın gelişimi, “öteki”nin negatifliğini kendinde tezahür eden bir pozitifliğe çevirmekle mümkündür.” demiştim.

Peki “ötekinin negatifliği” ne demek?

Bu sorunun cevabını, Byung Ghul Han’ın “Ötekini Kovmak” isimli kitabında buluyoruz.

Byung Ghul Han, “Öteki’nin var olduğu zamanlar sona erdi.” diyerek başlıyor kitabına. “Bugün ötekinin negatifliği, yerini aynının pozitifliğine bırakıyor.” diye devam ediyor ve her şeyi olumlayan, her şeye izin veren olumlamanın bünyeyi hasta ettiğini söylüyor. Hastalık ise “öteki”nin bastırmasının, olumsuzlamasının, negatifliğinin aksine “aynı”nın sebep olduğu depresyondan kaynaklanmaktadır. Yani yıkıcı etki dışarıdan değil, içten gelmektedir.

İlginç bir tespit...

Han, bilinenin aksine ötekinin hayattan kovuluşu ile öz-yıkımın başladığını söylüyor. Yıkımın, “aynının şiddeti”nden kaynaklandığını söylüyor.

“Aynının şiddeti, pozitifliği nedeniyle görünmezdir. Aynının aşırı çoğalması, kendini gelişme ve büyüme olarak gösterir. Ancak belirli bir noktadan itibaren üretim üretken değil, yıkıcıdır. Bilgi artık bilgilendirici değil deforme edicidir, iletişim artık iletişimsel değil yalnızca kümülatiftir.”

Müthiş bir tespit…

Yaratılışın kanunu gereği orta yerde duran artı ve eksi, iyi-kötü, kadın-erkek, eski- yeni, baki-fani, maddi-manevi, beden-ruh ikilemi bizi aynının şiddetinden, dolayısıyla da yıkımdan korumak için gerekli olan “öteki” olduğunu görmek…

Biz her şey istediğimiz gibi olsun, herkes bizim gibi düşünsün, herkes beni takdir etsin, herkes benden alışveriş yapsın, herkes beni dinlesin, herkes bana oy versin diye çabalarken aslında hayatımıza ve ilişkilerimize öz-yıkımı davet ettiğimizin farkında mıyız?

Bu farkındalık dahi hayatımızda nelerin değişimine imkân sağlar, düşünebiliyor musunuz?

“Ötekinin negatifliği, kendi’ye şekil ve ölçü verir. O olmadan, aynı aşırı çoğalır. Kendi, aynı ile özdeş değildir. Kendi, her zaman öteki ile birlikte ortaya çıkar. Aynı ise onu sınırlayabilecek ve şekillendirebilecek diyalektik karşıtlıktan yoksundur. Böylece aşırı çoğalarak biçimsiz bir yığına dönüşür. Kendinin, ötekinin ayrımına borçlu olduğu bir formu, içsel derli topluluğu, bir içselliği vardır. Buna karşı aynı, biçimsizdir.”

Han, klasik bakışımızı tersyüz etmeye devam ediyor. Hep “aynı”yı gözleyen “ötekisiz” insanın ve toplumun mahrum kaldığı iki önemli şeyi gözlerimize sokuyor:

Ötekinin sınırlayıcı ve şekillendirici etkisi…

Bu iki hususun, daha doğrusu kurucu unsurun ilişkilerimizden ve hayatımızdan çekilmesinin bozulma, yozlaşma, çürüme, gerileme olarak ortaya çıkması hangimizi şaşırtır? Kaçımız içselliğin, içtenliğin ortadan kayboluşunun bir nedenin de “öteki”nin yok edilişi olduğunun farkında?

Han, bu konuda oldukça sarsıcı cümlelerle bizi uyandırmaya çalışıyor. Han, “öteki”nin negatifliğinin insanın yaşamına “deneyim” olarak yansıdığını; dönüşüm, değişim ve olgunlaşmanın insana acı veren deneyim ile mümkün olduğunu söylüyor. “Deneyimin özü acıdır. Oysa aynı, acı vermez. Bugün acı, yerini aynıyı devam ettiren like’a bırakır.”

İşte bunun içindir ki bugün sosyal medya ve dijital araçların çoğalması ve hayatımızın vazgeçilmezi olması yani “öteki”nin defedilmesiyle aynının aşırı çoğalması, “doluluğun obez bir boşluğu”nu yaratmaktadır. Bu obez boşluğa düşen insan ise anlamsız, monoton, cilalı bir tüketim ve performans toplumunda kendinin yalnız, kaybolmuş, sıkılmış, hayal kırıklığına uğramış ve yönünü şaşırmış hissetmektedir.

İşte günümüzde farklı şekillerle sıkça dile getirilen olumsuzlukların ve kişisel/toplumsal sorunların kaynağındaki nedenler…

Han, aynının yıkıcı etkisini artıran bir şey de “aynının mesafesizliği” olduğunu söylüyor. Aynının mesafesizliğini ve ilişkilerimize/hayatımıza yansımalarını da haftaya bırakalım.

30.10. 2024