Okumak, öznel bir eylem… Çünkü insan; kitap okurken bir taraftan da kendini, insanları ve kâinatı okur. Okuma sürecine duygularını, düşüncelerini, birikimini, geçmişini dahil eder. Okuduklarına hayallerini, umutlarını, gözlemlerini, deneyimlerini ekler.
Bütün bu öznel katılım kelimelerin, kavramlarının, cümlelerin anlamının farklılaşmasına sebep olur. Çıkarımlar öznelleşir. Okur, böylelikle kitapla bağ kurar; aşinalık doğar.
Bunun içindir ki iyi yazarları ve iyi kitapları okumak, yeni dostlar edinmek ve ailesini genişletmek gibidir. Yüksek bir tepeden aşağılara bakmak gibidir.
Alışkanlıklar ise insanın okuma yetisini köreltir. Bu alışkanlıklar, kitap ve okumayla ilgili alışkanlıklar da olsa…
Sürekli aynı alanda okumak, aynı yazarı okumak, sadece popüler kitapları okumak, başkası olduğu için okumak, çok sattığı için okumak; okuma yetisini körelten ve okurun kitap ile öznel bağ kurmasını engelleyen alışkanlıklardır.
Diğer taraftan kalabalıklar; kendini onaylayan, kendi bilgisini/düşüncesini destekleyen kitapları okumayı sever. Onun için bazı kitaplar geniş kitleler tarafından beğenilir. O kitabı okumak, bir entelektüellik göstergesi olarak kabul edilir. Bu kitaplar da “seçkin” kitaplar olarak pazarlanır çoğu zaman.
Bu da bir alışkanlık türüdür. Kendini kitaba onaylatma ve başkalarına gösterme alışkanlığı…
Biz buna “kendini tekrarlayan okuma” diyebiliriz. Ya da “kendini onaylatma okuması”… Ki bu okuma, bir süre sonra kısır döngüye dönüşen ve okurunu adeta bir hapishaneye kilitleyen okumaya dönüşür. Her bir okuma onun hapis süresini artırır ki bir süre sonra tüm okumalar ve bilgiler, sahibinin zihni ve psikolojik sağlığını bozan bir virüse dönüşür.
Oysa kitap, okurunu şaşırtmalıdır.
Ona beklediğinin/beklentisinin dışında farklı şeyler söylemelidir, onu sarsmalıdır. Hatta onu tokatlamalıdır.
Kitap okumak; bir keyif aracı olmanın ve boş zamanı değerlendirme etkinliğinin ötesinde, kendini entelektüel gösterme yönteminin ötesinde, bir kendini inşa yöntemidir. Kendine ilave yöntemidir.
Bir kap iyice doldurulmak istendiğinde, içindeki maddeyi iyice yerleştirip boşluğunu almak için ara ara o kabı sallamak ve sarsmak gerekir. Ki aradaki gereksiz boşluklar azalsın, kabın alabileceği madde miktarı artsın.
Okumak da böyledir. İyi yazarlar ve iyi kitaplar, kabı yani insanı sarsar ki kendine bir boşluk bulabilsin. Sarsar ki mevcudun sağlamlığı test edilebilsin. Sarsar ki mevcut bilgiler yerli yerine otursun.
Bu noktada hızlı okumak bilinenin/anlatılanın aksine bu sarsıntıyı hafifleten bir okuma yöntemidir. Nefes almadan, durup düşünmeden, yazarın fısıltılarına kulak vermeden okumak veya koştururcasına okumak; kitaptan beklenen sarsıntıyı hafifleten hatta okurun anlamı/bilgiyi hissetmesine engel olan bir okuma yöntemidir.
Hızlı okuma yöntemleri, her ne kadar entelektüel bir faaliyet olarak bizlere empoze edilmeye çalışılsa da gerçekte çağın hız ve haz arzusuna hizmet eden bir araçtır. Kitabın okuruna nüfuz etmesine, okurun kitaba zaman ayırmasına bir engeldir. Hızlı okuyan, okumaya devam etsin. Anlamı/bilgiyi ıskalamadan okuyabiliyorsa, kitabın ruhuna işlemesine fırsat veriyorsa ne âlâ…
Bu farkındalığa sahip olduğum günden beridir hızlı okuyanlara hiç öykünmüyorum. Okuma hızımın yavaşlığı da artık beni rahatsız etmiyor.
“Seçkin”, “çok satan” ya da “klasik” etiketli kitaplara da mesafeliyim. Elbette bu kitaplardan okumaya değer, okunması gereken kitaplar var. Ama sırf etiketine ya da satış rakamlarına bakarak kitap seçmenin ve okumanın doğru bir tercih olmadığını düşünüyorum.
Şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Bugüne kadar “İyi ki okumuşum!” dediğim birçok kitap; “Seçkin”, “çok satan” ya da “klasik” etiketli kitaplar değil. Kıyıda köşede sessizce duran birçok kitap; okuyucusunu sarsmayı, şaşırtmayı, geliştirmeyi, değiştirmeyi başarabiliyor. Orada sessizce yeni dostlarını bekliyor.
Dostlarınız, sizi bekliyor…
17.01. 2024