Her ne kadar resmî olarak Menteşe adını taşısak da, yazarken de konuşurken de dilimizden hep “ Muğla” dökülür. Çünkü biz, bu toprakların insanıyız; ilçemizin adı Menteşe olsa da ruhumuz da kimliğimiz de Muğlalıdır.
Bugün sizlere, Muğla’nın yaşayan değerlerinden biri olan Yaşar (Dural) ağabeyimizden söz etmek istiyorum. Onu tanıyanlar için zaten söze gerek yok; ama bilmeyenlere anlatmak, bu güzel insanın şehrimize kattığı sıcaklığı ve iz bırakan kişiliğini aktarmak istiyorum.
Sevgili Yaşar’ı ilk kez çocukluk yıllarımda, bir yakınımızın Orhaniye Mahallesi’nde bulunan ‘Celali Bahçesinde’ki kına gecesinde tanıma fırsatım olmuştu. O gece, bulunduğu ortamda bir sağa bir sola koşturup dururken onu fark etmemek mümkün değildi. Bir düğün sahibi gibi hem telaşı hem heyecanı vardı; bununla yetinmeyip tüm işlere koşmak gibi bir derdi de…
Her ne kadar o meşhur Celali Bahçesi bugün artık olmasa da, o gece Yaşar’ın işi gücü bitmiyordu. Bahçeye adımını atar atmaz hemen sandalyelerin dağıtımına girişti. Tek tek her sandalyeyi yerleştiriyor, aynı zamanda etrafındakilere bir şeyler söylüyordu. İşin ilginç yanı, kimse Yaşar’a itiraz etmiyor, hatta onun söylediklerini yapmaya çalışanlar bile oluyordu. Sandalyeleri tek tek dizip pistin ortasına geldiğinde, tüm düzeni bir göz ucuyla kontrol etti, eksikleri gördü ve boşlukları ustalıkla doldurdu. Bitti mi? Tabii ki hayır… Yaşar’ın daha yapacak çok işi vardı. Oradan oraya koşturmaya devam etti. Gecenin konukları, Yaşar’ın elleriyle tek tek yerleştirdiği sandalyelere oturmuş, müziğin sesinin yükselmesiyle ortam hareketlenmişti. Ancak ortada bir sorun vardı; pist bomboştu. Tam o anda Yaşar yine devreye girdi. Hiç düşünmeden piste çıktı, müziğin ritmine kendini bırakarak tek başına dans etmeye başladı. Bir süre sonra, onun enerjisi misafirlere de geçti ve pist yavaş yavaş doldu. Yaşar, pistteki görevini tamamlamıştı. Ardından bir anda ortadan kayboldu; fakat çok geçmeden elinde sandalyelerle geri döndü ve ayakta kalanları tek tek oturttu. Bitmek bilmeyen enerjisiyle, bir bakıyorsunuz misafirlere su dağıtıyor, bir bakıyorsunuz şeker ya da kına ikram ediyor… Yaşar’ın bu koşturmacası kına gecesinin sonuna kadar hiç durmadan devam etti. Gecenin sonunda, tükenmez bir enerjiyle bütün gece oradan oraya koşuşturmuş olan Yaşar, bu kez akşam saatlerinde dağıttığı sandalyeleri toplamaya koyuldu. Ve işin en ilginç yanı; kına gecesini düzenleyen aileyle hiçbir akrabalığı olmamasına karşın, o gece oradan en son ayrılan kişi yine Yaşar’dı…
Birkaç gün sonra Yaşar’ı bu kez bir cenaze evinde gördüm. O yıllarda cenazeler evin bahçesinde yıkanır, tabut yine evden camiye omuzlarda taşınırdı. Bu süreçte yapılması gereken öyle çok iş olurdu ki… Ve elbette Yaşar yine başroldeydi. Cenaze evindeki işlemler tamamlanıp yola koyulma vakti geldiğinde, tabut omuzlara alınır alınmaz kortejin başında her zamanki gibi Yaşar belirirdi. En önde yürür, gelen araçları durdurur, cenazeye yol verilmesini sağlardı. Şehrin iç kesimlerine girildiğinde ise hem araçları bekletir hem de esnafa seslenirdi: “Cenaze geliyor!” Bu uyarısını dikkate almayan biri olursa, Yaşar’ın sesi bir anda sertleşir, hiddetle tekrar bağırırdı. O an, dükkânın önünde olanlar, içeride çalışanlar, yoldan geçenler… Hepsi bir anda toparlanır, tabuta omuz vermek için sıraya girerlerdi. Ve yine ilginç olan, kimse Yaşar’a itiraz etmez, onun söylediğini sorgulamazdı. Yaşar konuştuğunda herkes susar, gereğini yapardı. Camide tabutun başında bekler, taziyeye gelenleri sıraya sokar, cenaze namazında en önde saf alır, çelenkleri cenaze arabasına taşır, mezarlıkta testiye su doldurur unutulan eksik kalan ne varsa tamamlardı. Hatta bir cenazede mezar alanı toprakla örtülmüş üstüne çıtaları yerleştirilmişti. Çaput bağlanması gerekiyor ama unutulmuş, o an herkes birbirinin yüzüne baktı. İşte tamda o anda Yaşar bir doktor edasıyla ‘çekilin bende var’ diyerek çıtalara çaputu bağlamıştı. İşin özü Yaşar olması gereken yerde olması gerekeni yapan bir isimdi.
Yıllar böyle geldi geçti… Kendi meczupluğundan bi haberdar olanlar Yaşar’ın isminin önüne türlü sıfatlar eklemeyi kendilerince uygun gördüler. Hoş, Yaşar’ın bunları umursadığını da hiç sanmıyorum. Çünkü onun derdi isminin önüne eklenecek bir sıfat değil; insanların haline, sevincine, üzüntüsüne el uzatmaktı. Yaşar bunca yıl Muğla’da ne bir cenaze evinin yascısı,ne de bir düğün evinin tefçisi oldu. O, bu kentin insanlarının sevincinde de kederinde de yaptıklarıyla, duruşuyla, varlığıyla hep yanlarında olmayı başardı. İlerleyen yaşına rağmen hâlâ da böyle… Bugün bile sokakta bir dükkânın önünde duran çöpü alıp çöp tenekesine attığını ya da bir cenazede eksikleri tamamladığını görmeniz mümkündür.
Bunlar, insanın içinden gelmeyince zorla, asla yaptırılamayacak şeylerdir.
Ne diyeyim ben sana…
Sen çok yaşa “Aslan Yaşar”…