Muğlalı Mimar Ertuğrul Aladağ’ın yıllar önce kaleme aldığı, dedesinin yaşam öyküsünün yanı sıra mübadele öncesi Muğla’da Rumlar ve Türklerin iç içe geçmiş hayatlarını anlatan ‘Kentimin Öyküsü’ Muğla'da Rum İzleri kitabını pek çok kişinin bildiğini düşünüyorum. Eğer bu kitaptan haberdar değilseniz, bir an önce edinmenizi tavsiye ederim. Bana göre bu eser, sadece Muğla’yı daha doğrusu o dönemin Muğla’sını bugünün Menteşesini anlatmakla kalmıyor, aynı zamanda geçmişi anlamamıza ışık tutan öğretici bir kaynak niteliği taşıyor.
Yanlış hatırlamıyorsam, 1993 yılında basılan ve 135 sayfadan oluşan bu kitabı ilk kez rahmetli babamın elinde görmüştüm. Ne yalan söyleyeyim, ilk anda pek ilgimi çekmemişti. Fakat söz konusu olan Muğla’yı anlatan bir kitap olunca kayıtsız kalamadım. Kapağını kaldırmam yetti. Deyim yerindeyse bir anda kendimi kitabın içinde buluverdim.
O yıllarda büyüklerimden sıkça dinlerdik; Muğla’da, yani bugünün Menteşe’sinde Rumlarla Türklerin bir arada yaşadığı dönemlere dair sohbetler yapılır, nice anılar anlatılırdı. Anlatılanların bir kısmı ilgimi çekse de doğrusu, o dönem hakkında derinlemesine bir araştırma yapma ihtiyacı hiç duymamıştım.
Ancak başta da ifade ettiğim gibi, kapağını araladığım an beni içine çeken bu kitap sayesinde her şey değişti. Sayfaları çevirdikçe Muğla, gözümde bambaşka bir kent olmaya başladı. Belki de bugüne kadar Muğla’yı konu alan kalın ciltli kitapların aksine mütevazı sayfalı bu kitaptan öğrendiklerim beni fazlasıyla şaşırttı.
‘Kentimin Öyküsü Muğla'da Rum İzleri’ kitabından neler öğrendim (!)
Mübadele öncesinde Türklerin Kızıldağ bölgesinde, Rumların ise Saburhane’de yaşadığını zaten biliyordum. Ancak bilmediğim pek çok ayrıntı vardı. Örneklemek gerekirse; Rumların daha çok üretime dayalı işler yaptıklarını inşaat, eczacılık, terzilik ve doktorluk gibi dönemin itibarlı mesleklerinde söz sahibi oldukları, Türklerin ise genellikle tarımla uğraştıkları ya da Rum ustaların yanında kalfa ya da çırak olarak çalışmaları ilgi çekiciydi.
Kentin yaşam kültürü açısından beni etkileyen detaylardan birisi, Rum ustalar tarafından yapılan evlerde, temel atılırken ev sahibi tarafından temelin bir köşesine şişe içinde birkaç altın bırakılmasıydı. Apostol Hanı’nın o dönem bölge için ne kadar önemli bir yapı olduğu, belki de defalarca üzerine basıp geçtiğim ‘sabur’ bitkisinden hafif içecek (liköre) yapılarak sabah saatlerinde tüketilmesi ve bu nedenle bölgenin ‘Saburhane’ olarak anılması benim kuşağımın bilinmeyenleri arasında yer almıştı. Bunun yanında, Hamursuz Dağı eteklerinde bulunan Kireç Ocakları’nı ‘Taş yakmak günah’ düşüncesiyle işletmediklerini, ancak orada çalıştıklarını da bu kitap sayesinde öğrendim.
Ayrıca, Türklerin Rumlara kız vermedikleri ama Rumlardan kız aldıkları; bu kızlara da “dönme” denildiği kitabın satır aralarında karşıma çıktı. Hatta çocukluğumda rahmetli annemle birlikte evine gittiğimiz ‘Dönme Dudu’nun aslında Rum kökenli bir Muğlalı olduğunu o satırları okurken fark ettim.
Kitapta beni etkileyen bir diğer ayrıntı ise, mübadele sonrası bu evlere yerleşen Türklerin yaz akşamlarında evlerinin önüne serdikleri kilimler üzerinde sohbet etmesinin Rumlardan kalan bir gelenek olmasıydı. Bu davranış, o dönemden günümüze kadar taşınmış bir kültür olarak varlığını sürdürüyor.
Elbette en dikkat çekici unsurlardan biri de, Rumlar ve Türkler arasındaki kent ilişkilerinin ne denli farklı ve kendine özgü olmasıydı. Hayatın içinde, aynı sokakları, aynı pazarları, aynı meydanları paylaşan bu iki farklı toplum zamanla birbirine karışmış, ama özlerini koruyarak hoşgörü temelinde barışçıl bir yaşam kurmayı başarmıştı.
İki taraf da birbirine güveniyor, ancak o güvenin içinde her zaman bir ‘güvence payı’ bırakmayı da ihmal etmemişlerdi. Elbette zaman zaman anlaşmazlıklar yaşanıyordu, ama araya büyüklerin girmesiyle meselelerin tatlıya bağlanması o dönemin zarafetini ve hoşgörüsünü yansıtması açısından önemli idi.
Rumlar ve Türkler arasındaki saygı, sevgi ve hoşgörün hâkim olduğu birlikte yaşama kültürü bugün bile hayranlık uyandıran türdendi.
Kitabın son bölümünde, yani mübadeleye kadar bir arada barış içinde yaşayan iki toplumun ayrılık vaktindeki yaşananları okudukça, aralarındaki bağın ne denli güçlü olduğunu görme fırsatım oldu. Sayfalar ilerledikçe, sadece bir coğrafyanın değil, yüreklerin de bölündüğüne tanıklık ettim. Bu nedenle kitabı okumayanların kentin tarihine yönelik çok şey kaçırdıklarını belirtmek isterim…
Peki, bu yazı nereden çıktı? Uzun uzun anlatmaya gerek yok. Muğla, geçmişi ile bugüne ulaşan kadim bir kent. Ancak biz bu kentin tarihine ve yaşananlara dair bilgileri kentin yazılı tarihine not düşen birkaç duyarlı insanın, tamamen kişisel gayretleriyle ortaya koydukları çalışmalar sayesinde öğreniyoruz.
Antik dönemden Roma’ya, Selçuklu’dan Osmanlı’ya ve yakın tarihimiz Cumhuriyet dönemine geçmişteki Muğla’yı araştıracak ve toplumu aydınlatacak bir yapı ne zaman kurulacak?
Bir kentin geçmişi yalnızca anılarda ya da sararmış fotoğraflarda yaşamamalı. Hafızayı diri tutacak yapılar, kurumlar, arşivler ve kaynaklar oluşturulmalı. Zira bir kentin kimliği, sadece bugünü ile değil, geçmişinden taşıdığı izlerle oluşur ve anlam kazanır.
Araştırmacı Yazar Ertuğrul Aladağ’ın kaleminden ‘Kentimin Öyküsü Muğla’da Rum İzleri’ gibi eserler bize yalnızca bilgi sunmuyor, unutulanları hatırlatıyor ve bilinmeyenleri öğretiyor.
Artık zamanı geldi, daha fazla ertelemenin âlemi yok.
Muğla’nın sahip olduğu kültür ve yaşam mirasını kim geleceğe taşıyacak?
Bunu kim ya da kimler yapacak?...