Günü güne eklerken zaman, elimizden kayıp gidiyor mu yoksa biz zamanın elimizden kayıp gitmesine izin mi veriyoruz? Zaman akıp giderken arkasından bakıp kalıyor muyuz yoksa her şeye rağmen zamanın elinden tutup kendimize ait bir şeyleri anlamlı kılmak mı istiyoruz?
İnsan, zaman ve mekan… Bu kavramlar hayatımızın sorgusalında hep aklımızın bir köşesinde tutunup yaşadığımız her an benliğimizi yönlendirmeye devam ediyor. Kendi içimizdeki gelgitlerimiz, bazen kararsızlıklarımız kendimize ait olanı bulmamızda zamanın ve mekanın eşliğinde bize yol gösteriyor.
İşte burada irade mefhumu karşımıza çıkıyor. Biz ne düşünüyoruz sorusuna set çeken; başkaları benim hakkımda ne düşünüyorun yanıtına odaklanıyoruz. Halbuki benliğimiz kendi iradesinin belirlediği çizgide yürüyor olsa ne zaman ne de mekan insana set çeker.
Hele günümüz insanına baktığımızda sanki hayat içinde başka hayatların, başka insanların gölgesinde kaybolmuş gibi oradan oraya savrulup duruyor. Çok basit bir yansıma: cep telefonları, televizyonlar, sosyal iletişim ağları…
Zamanımızın ne kadarını istila altına alıyorlar ve hükmün ne kadarı bizim irademiz doğrultusunda bize veriliyor? Soru işaretleri çoğalıyor ve her soru işareti sonrası cevapsız bırakılan yanıtlar, üç noktalar peş peşe geliyor. Kurulan hiçbir cümlenin yüklemi yok sanki. İnsan hikâyesinde yarım bırakılmışlıklar ardında ömürler tükenip gidiyor.
Bütün bunlara rağmen insan, güneşin doğduğu ana şahitlik ederse işte belki o an ne zaman ne mekan; onu esir eden her şeyin bağı çözülecek ve boşlukta olan her şey manasını gördüğü duyduğu ve hissettiği tamamlandığı anın odağında güzelliklerle buluşturacak
İşte o an, günümüz insanı geçmişten kendisine miras kalan ve insanı insan kılan "güzellikle" buluşacak. Güneşin doğuşuna yaptığı tanıklık onu o zamana kadar hiç göremediği tabiata dolayısıyla renklere seslere ve muhteşem uyuma taşıyacak.
Ve insan ilk defa kendi sesini duyacak. Ve kendi sesindeki huzur ona yön verecek.
Varlık sorunsalının içinde sıkışmış kalmış insan kendi hükmünde yarattığı doğruların, yanlışların, iyilerin, kötülerin dengesini ancak güneşin doğuşundaki uyumda yakalayabilir.
Oysa tabiattan ve insandan uzaklaştıkça yalnızlığın karanlık dolambaçlı yollarında kaybolup gidecek. Halbuki insan insanla aydınlanır ve insanın rehberliğinde kendine ait olanı bulur. Hayatın her evresinde her ne yaşta olursa olsun insanın kendi içindeki doğuş anı, bundan sonra geçireceği zamanın yepyeni doğumlara taşınan mutluluğun ve güzelliğin bir parçası olmanın huzurunu yaşatacaktır.
Kendi iradesinde, kendi yolunu belirleyen insan bundan sonraki her anında kendine ait olanın mücadelesini verecektir. Düşünmek, sorgulamak, okumak ve yazmak sıradan bir yaşamın içinde insan için taraf olacağı bir noktada olmayabilir. Eğer insan kendine ait olan tarafta olmayı seçerse sabırla ve zamanla düşünmenin, sorgulamanın, okumanın ve yazmanın ve de üretmenin keyfini yaşayacaktır.
Ve yalnızlığın senfonisi dümdüz bir sahada ilerlemekten vazgeçecek iniş çıkışlarıyla insanın melodisini kendi sesinde tamamlayacaktır.
Son olarak güneşin batış anına odaklanalım. Kendi iradesinde yaşanmış, hükmünü bulmuş bir hayat güneşin batışında yepyeni doğumlar bulur. Güneşin batışı bir tamamlanmanın ya da yıllardır aradığını bulmanın ya da ait olduğu parçanın nerede olduğunu keşfetmenin huzurunu getirecektir beraberinde.
Merdiven şairi gibi güneşin batış anında her basamağın yaşanılan anın hatıralarını, hayat hikâyesini kendi sesiyle kendi rengiyle aktarmaya devam edecektir.
“Ardına bakmadan yürü
Bak önün ne kadar aydınlık
Bırak ardında kalan karanlığı
Yürü kendi adımlarınla
Ve başla yazmaya kendi hikâyeni
Unutma borçlusun senden sonra geleceklere
Sesini duyurmaya”