Dün, 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü'ydü.
Gazeteciler, doğruları yazmak durumundadır.
Gazeteciler, yine hatalı buldukları davranışları da belirtmek zorundadır.
Bugün, Türk halkını derinden ilgilendiren bir konuya değinmek istiyorum.
İnsan, var olabilmek için yemek ve içmek zorundadır.
Bu nedenle tarım arazileri, hayatı bir öneme sahiptir.
Türkiye Cumhuriyeti'nde tarım arazilerinin kadastro çalışmalarına 1950 yılından sonra hız verildi.
1950'li yıllarda başlayan kadastro çalışmaları ile vatandaşlarımıza kullandıkları hazine arazilerinin tapuları verilmeye başlandı.
O yıllarda tarlalar öküz veya atlar ile çekilen kara sapanlarla sürülüyordu.
Bu iş de, zor ve meşakkatli bir uğraş idi.
Traktör gibi ziraat makineleri yurdumuzda (devlet çiftlikleri ve ağaların dışında) çok sınırlı kullanılıyordu.
Vatandaşımızın kara sapanla sürdüğü tarlası da genelde mendil gibi küçük küçük tarlalardan oluşuyordu.
Tapusu olmayan köylü, kullandığı hazine arazisini "Nizasız ve fasilasız" en az 20 yıl kullanırsa, tapusunu alabiliyordu.
27 Mayıs 1960 askeri darbesinden sonra "Toprak Reformu Ön Tedbirler" yasası çıkarıldı.
Bu yasaya göre, vatandaşa en fazla 20 dönüm miktarında tapu verilebiliyordu.
Eğer vatandaş 30-40 dönümlük bir araziyi kullanıyorsa, bu arazinin 20 dönümü vatandaşa veriliyor, fazla alanı "Miktar fazlası" adı altında Maliye Hazinesi üzerine tescil ediliyordu.
Kimse de, "Vatandaş ailesiyle 20 dönümlük bu arazide insanca bir hayat sürebilir mi?" diye düşünmüyordu.
Araziler, ayrıca miras yüzünden daha da küçük parsellerde bölünmeye başladı.
Bölünmesi mümkün olmayan araziler için de aile içi kavgalar, küskünlükler baş gösteriyordu.
Bazı bölgelerde bunlar yaşanırken, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde toprak reformu uygulanmıyor, feodal düzen tüm acımasızlığıyla devam ediyordu.
Böylece köylerden büyük şehirlere iç göç başladı.
Şehir varoşlarında gecekondu mahalleleri oluştu.
Bu ortamda, Ferdi, Orhan, İbo ve Müslüm gibi arabesk şarkıcıları çıktı.
Şehirlerimiz, büyük köylere dönüştüler.
Anadolu adeta boşalmış, büyük şehirlere taşınmıştı.
İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük şehirlerimizde yaşayan kentli nüfus da, emekli olunca İzmir, Muğla, Aydın ve Balıkesir gibi illerimizin sahil kasabalarına göç edip yerleştiler.
Bu konuda Muğla ili en çok tercih edilen il oluyor.
Kentlere ve sahillere göç eden insanların yiyecek ve içeceklerini sağlamak için, tarım arazilerini akıllıca kullanmak gerekiyor.
Günümüzde traktörler ve tarım makineleri büyük araziler için tasarlanıp yapılıyor.
Bunun için bazı önemli ovalarımızda arazi toplulaştırma işine girişildi ve yapıldı.
Ama hala ülkemizde çok miktarda küçük tarım arazileri bulunuyor.
Bilhassa bu hal, Muğla ilinde çok yaygın olarak mevcut...
Küçük tarım arazilerinde tarım yapmak hem ekonomik olmuyor, hem de bir ailenin geçimini sağlaması mümkün değil.
Devlet, çeşitli nedenlerle vatandaştan aldığı arazileri istisnaları kaldırarak hak sahiplerine geri vermelidir ki, tarlalar, tarım yapmaya elverişli konuma gelsin.
Ayrıca, Muğla ilinde "Taşlık, kayalık ve tarıma elverişli değil" diyerek, vatandaştan alınan zeytinlikler de hak sahiplerine iade edilmelidir.
Zeytin ağacı taşlık, kayalık arazileri seviyor.
Zeytin ve incir ağaçları doğada ters çalışan istisna ağaçlardır.
Tüm bitkiler geceleri karbondioksit ihraç ederken, incir ve zeytin ağaçları oksijen ihraç ediyorlar.
İncir ağacı kışın yapraklarını döktüğü için, bu özelliğini kışın yitiriyor iken, zeytin ağacı yapraklarını dökmeyerek bu özelliğini 12 ay sürdürebiliyor.
Bunun anlamı, zeytin ağacı yalnızca zeytinyağı vermiyor, iklimi de kaliteli bir hale getiriyor.
İspanya ve İtalya'da dağ taş zeytin ağaçları dikilecek, ülke zeytin zengini hale getirilmiş.
Biz de, dağ taş zeytin ağacı dikerek, daha zengin bir ülke olmalıyız.
Ülkemiz, zeytin ağacı için ideal bir iklime sahip ülkelerin başında geliyor.
İmar planı yapma konusundaki beceriksizliğimiz zeytin zenginliğimize zarar veriyor.
Türkiye Cumhuriyeti tarihinde iki defa imar affı çıkarılmıştır.
Bunlardan biri 1984 yılında, ikincisi de 2018 yılında çıkmıştır.
Bu imar afları da, yeteri kadar imar parseli üretilemediğimiz için çıkarılmıştır.
Biz ülke olarak imar planı yapım ve uygulamasında defolu bir ülkeyiz.
2022 yılında "Köy yerleşik alanı" hudutları 100 metreden, 300 metreye çıkarıldı.
Böylece eski köy, yeni mahallelerde imar planı ve arsa üretimi kolaylaştırdı.
2022 yılındaki yönetmelik köylerde kaçak yapılaşmayı en düşük seviyeye getirmek için bir fırsattır.
İkinci İmar Barışı (affı), 31.12.2017 tarihinden önce yapılan kaçak yapıları kapsıyor.
31.12.2017 tarihinden sonra kaçak yapı yapanlar iki defa suç işliyorlar.
Birinci suç, kaçak yapı yapmak.
İkinci suç ise, yanlış beyan vererek devleti salak yerine koymaktır.
31.12.2017 tarihinden sonra yapılan kaçak yapıları idare belirliyor ve mühürlüyor ama, maalesef yıkamıyor.
Kaçak yapılar, zeytin zenginliğimize de zarar veriyor.
Zeytin ağacının taşınabilir bir ağaç olduğu gerçeğini de aklımızdan çıkarmadan plan yapmalıyız.
Şehir plancılığı, mimarlık ve mühendislik meslekleri çözüm üretme meslekleridir.
Devlet ve kurumları da vatandaş için vardır.
Aksini düşünen partiler halktan seçimlerde istediği sonucu alamazlar.
Çevre ve imar kelimelerini yan yana akıllıca kullandığımız gün, doğru yolu bulmuş olacağız...