Okul hayatında münazara ile karşılaşmayan yoktur diye düşünüyorum. Özellikle Türkçe öğretmenimiz münazaranın teknik özelliklerini anlattıktan sonra münazara için ekip oluşturulmasını isterdi. İşin içinde karşı rakibi yenme durumu olunca çocukluk heyecanıyla kendine güvenen birçok arkadaşımız el kaldırırdı. Öğrencilerin konuşkanlık ve bilgi derecesine göre dengeli iki grup oluşturulurdu. Sıra konu belirlemeye gelirdi. Genelde öğrencilerin bilgi seviyesine uygun konular seçilirdi. İşte bu seçimlerde en popüler olan konulardan birisi de köyde ve kentte yaşam konusu idi. Münazarada savunma tarafları konusuyla beraber belirlenirdi. Taraflar konuya önceden hazırlanıp gelirdi. Gruplardan birisi ilk söz hakkını alırdı. Hazırlanmış sunumlar ve sorularla karşı grubu yenmek amaçlanırdı. Öğretmenin yönetici olduğu bu etkinlikte kalabalık da bir jüri grubu olurdu. Münazara nihayete erince puanlar toplanır ve kazanan grup ödüllendirilirdi. Böylece yeni münazaralara kapı aralanırdı.

Aynı konuyu bir de burada değerlendirelim. Çocukların içindeki tercihlerine göre taraf olduğu köy veya şehirde yaşama konusu son dönemlerde daha çok tartışılır hale geldi. 1927 sayımlarına göre Türkiye nüfusunun %75,8’i köy ve beldelerde yaşamaktadır. 1950li yıllarda şehirlere göç hızlanmıştır. 1985 yılında ilk defe nüfus sayımında kent nüfusu (%53) ile köy nüfusunu geçmiştir. 2023 yılı istatistiklerini göre kent nüfus oranı %93’tür. Dünya bankası verilerine göre ise %77’dir. Bu farkın büyükşehir yasasıyla ilgili olduğunu düşünüyorum. Bununla birlikte nüfusun 4/3’ünün şehirlerde yaşadığını söyleyebiliriz.

Bu kadar yığılmanın getirdiği sorunlar da dağ gibi büyümektedir. Şehirlere yığılan insanlar ekonomik olarak ciddi manada zorluklar çekmektedir. Ayrıca şehirlerde konfor artarken yaşam kalitesi bazı alanlarda düşmektedir. Şehir yaşamı Türk kültürüne de ters olarak bireysel kutsanmışlıklar çerçevesinde insanı dönüştürmektedir. Ayrıca şehirlerin sürekli tüketmeye teşvik etmesi bir başka sorundur. Ulaşım, barınma, kaliteli yaşamdan ödün verme de gün geçtikçe artmaktadır.

Şimdi dile getirdiklerimi biraz açayım. Uzun zamandır ekonomi ile ilgili tartışmalar gündemimizde yer bulmakta. Vatandaşın ekonomisi daralırken bundan en çok metropoller etkilenmektedir. İçtiği su, dışarıda yediği yemek, otopark ücreti, park bahçelerde zaman geçirme vb. tüm etkinlikler ancak para ile yapılabilmektedir. Bu küçük gibi görünen yekünler bile insanın belini bükmektedir. Ayrıca daha üst harcamalar olan beslenme, eğitim, sağlık, barınma, ısınma masrafları şehir yaşamında kat be kat fazladır. Yaşam konforundan verilen ödünlere geçelim. Binalara boğulmuş şehirlerde hava almak bile zorlaşmaktadır. Çevresinde sanayi kuruluşları olan şehirlerin hava kalitesine girmeyelim bile. Ayrıca beton barınma insanın yaşam kalitesine direkt negatif etki etmektedir. Müzik, insan ve iş gürültüsü de insana yorgunluk vermektedir. Kalabalıklar içinde keyifle yürümek imkânsız hale gelmiştir. Aile, akraba grupları, eş, dost ve komşularla paylaşılan şeyler modern zamanlarda geri planda kalmış. Artık bireyin yalnızlığı önemli hale gelmiştir. Şehirde insanlar arasına sitelerle, apartmanlara set çekilmiş böylece insan ilişkileri zayıflamıştır. Bu paylaşım yoksunluğuna sebep olurken yalnız kalan insanın buhrana sürüklenmesine sebep olmaktadır. Bir diğer sıkıntı da üretmeden tüketme alışkanlığı oluşmasıdır. Ekilip dikilecek arazisi olmayan şehir kırsaldan beslenmeye mahkumdur. Giydiği kıyafetin özü bile kırsaldadır. Sanayide üretilen ürünlerim hammaddeleri kırsaldadır. Böylece şehir hizmet sektöründen kazandığı parayı kırsaldan gelene harcamaktadır. Kendisi ise üretmenin keyfinden uzak sadece tüketmeye odaklanmıştır. Barınmanın bu kadar pahalı olduğu bir dönem pek görülmemiştir. Yakın dönemde Muğla merkezde kiralar ortalama 20-40 bin tl arasında seyretmektedir. Böyle bir kira bedeli birçok çalışan için çok pahalıdır. Arabasız ulaşımın zor olduğu şehirde seyahat de insanları düşündürmektedir. İnsanlar böyle bir ortamda ya yaşam kalitelerinden ödün vermekte ya da kendisini çok zorlayarak daha fazla çalışma gayretinde olmaktadır.

Köy yaşamında ise insan toprakla iç içedir. En azından bir avuç yeri varsa gidip ekip biçebilir. Böylece en azından gıdasını karşılayabilir. Barınma ihtiyacı genelde kendi eviyledir. Bunun dışında kalanlar ise en asgari ücretlerle barınabilir. Temiz hava konusunda da şehre göre iyidir. Ağacın gölgesi, kuşun cıvıltısı, rüzgârın esintisi iç ferahlığı vermektedir. İnsan ilişkileri ne kadar eskiye göre aşınmış olsa da hala birbirini anlama ve paylaşma canlıdır ve hep gözümüzün önündedir. Köy yaşamı insanı durmaya yöneltir. Sürekli koşturmaca ona göre değildir. Böylece insan kendi sesini dinler ve iç huzuru bulur. Köylerde insan sürekli tüketmek yerine ihtiyacına göre tüketme alışkanlığı kazanır. Böylece ekonomik olarak da rahattır.

Hızla geçip giden ömrümüzde benim münazaramda köy yaşamı ağır bastı. Elbette gelişmeleri yaşadığımız çağın ekonomik, siyasal ve sosyal olaylarından bağımsız değerlendiremeyiz. Global dünyada her şey birbirine direkt etki ediyor. Şu da bir gerçek bireysel fikirlerimiz ve tercihlerimiz de bizim hayatımıza direkt etki ediyor. Ayrıca şunu da ifade edeyim. Şehrin de kendine göre avantajları var. Köyün de kendine göre dezavantajları var. Ben sadece birkaç değerlendirme yaptım. Benim münazaramın galibi köy oldu. Sizin münazaranızın galibi hangisi olur bilmiyorum. Şunu da dile getirmeden geçmeyeyim. İçinde bulunduğumuz yakıcı gündemi göz önüne alırsak üreten ve özüne dönen insan daha şanslı gibi duruyor.

Kaynakça: * Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı (İllerin Toplam Nüfusları)
Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı ( Kentsel- Kırsal Nüfus Oranı)