Beş yüz yıllık bir esaretten sonra Mısır'dan kaçabilen Yahudilere Hz. Musa ve kardeşi Harun öncülük etmiş idi. Sina Dağı’nda Hz. Musa’ya Rab'dan on emir indirildi.
On Emir şöyleydi:
1 - Rab'in tek olduğunu kabul edeceksin.
2 - Put (heykel) yapmayacak, ona tapmayacaksın.
3 - Rab'in adını sık sık anıp, Rab ile yüz göz olmayacaksın.
4 - Anne ve babana saygılı davranacaksın.
5 - Komşunun malına mülküne kötü gözle bakmayacaksın.
6 -Zina etmeyeceksin.
7 -Yalan söylemeyeceksin.
8 - Çalmayacaksın.
9 - Öldürmeyeceksin.
10 - Haftada altı gün çalışıp, bir gün dinleneceksin.
On emre uyan bir insan, iyi bir insan olurdu. Yahudiler, on emrin yalnızca Yahudiler arasında geçerli olduğunu iddia ederek kendilerine bencilce bir yolu tercih ettiler. Tevrat adındaki kitaplarını hahamlar yazdılar. Bu kitap, Yahudilerin tarihini anlatıyor ve uğradıkları haksızlıkların intikamını almak üzere kinci nesiller yetiştirmeyi öngörüyordu. Bu halleri, Yahudilerin birkaç kez yurtlarından sürülmelerine neden oldu.
Bir haham ve Yahudi olan İsa, Kudüs’teki Süleyman Tapınağı’ndaki hahamların oluşturduğu bu inanç sistemine karşı çıktı ve Hz. Musa'nın on emrinin doğru anlaşılmasını ve uygulanmasını inatla ısrar etti. Hz. İsa’nın bu ısrarı onun sonunu getirdi. Hz. İsa, 30 yaşında çarmıha gerilerek aramızdan ayrıldı.
Ancak Hz. İsa'nın gösterdiği doğru yola inanan bazı havarileri Kudüs'ten Antakya şehrine geldiler ve Hz. İsa'nın öğretisini Antakya ve çevresinde gizlilikle yaymaya başladılar. Bu faaliyetleri Seul adında bir haham duydu ve bu yeni yoruma şiddetle karşı çıktı. Hatta bu yeni yoruma savaş açtı. Seul, Tarsuslu idi.
Bir gün Şam’a giderken karşısına Hz. İsa’nın hayali çıktı (bu karşılaşmayı mucize olarak kabul ettiler). Hz. İsa, “Ey Seul, neden böyle davranıyor ve yapıyorsun? Halbuki ben seni öğretimi dünyaya yayman için görevlendirmeyi düşünüyorum” diye seslenmiş. Seul bu seslenişten çok etkilenmiş. Adını Paulus diye değiştirerek o günden sonra “Tarsuslu Paulus” olarak anılmaya başladı.
Tarsuslu Paulus inançlı bir Yahudi idi. Ayrıca zeki bir insan idi. Mensubu olduğu Yahudi inancı evrensel bir boyut kazanamıyordu. Nedeni de basitti. Yahudi olabilmek için bazı kurallar vardı. Bu kural ve şartlar:
Bir Yahudi anneden doğmak.
Domuz eti yememek.
Sünnet olmak şartı.
Tarsuslu Paulus bu üç şartı kaldırdı, yeni inancın içine Yahudi dininin hikâyelerini de ilave ederek bugünkü Hristiyan inancının temellerini attı. Tarsuslu Paulus, adeta Hristiyan dininin peygamberi idi. Çok tanrılı Pagan inancının hâkim olduğu Roma İmparatorluğu topraklarında yeni inanç, Tarsuslu Paulus’un gayreti ile hızla yayılmaya başladı.
Bu halden rahatsız olan Roma, Tarsuslu Paulus’u yakaladı ve Roma’ya getirerek mahkemede yargıladı. Roma, Tarsuslu Paulus’u da çarmıha gererek idam etti. Tarsuslu Paulus, yeni dini şekillendirirken, Yahudilerin vazgeçemediği bir konuyu Hristiyan dinine taşıdı. Tarsuslu Paulus Galatyalılara (Ankara ve civarı) yazdığı mektuplarda şunları söylüyordu:
"Ey inananlar, siz de biliyorsunuz ki, Hz. İbrahim’in iki karısı vardı. Bunların birincisi özgür kadın Sara idi. İkinci kadın ise köle kadın Hacer idi. Biz özgür kadın Sara’nın çocuklarıyız. Köle kadının çocukları Arabistan’da Sina Dağı civarında köle olarak yaşıyorlar. Köle kadının çocukları da köledir. Köle kadın Hacer’in soyundan gelenler, Hz. İbrahim’in mirasından asla pay alamayacaklardır. Hz. İbrahim’in tüm mirası özgür kadın Sara’nın soyundan gelen bizlere aittir."
Hristiyan önderleri, 325 yılında İmparator Costantin’in önderliğinde İznik şehrinde toplandı. Adına “İznik Konsülü” denen toplantı sonunda Hristiyan dini, Roma İmparatorluğu’nun resmî dini olarak kabul edildi. İznik Konsülü’nde kabul edilen Hristiyan anlayışına İskenderiyeli Arius ve arkadaşları itiraz ettiler. Ama bu itirazlarını hayatları ile ödediler.
Hristiyan dini de, Yahudi dini gibi Hz. İbrahim’in Hacer’den doğan oğlu olan İsmail’in soyundan gelenleri dışarıda bıraktı ve onları öteledi. Bu hal Hz. Muhammed’e gelinceye kadar böyle devam etti. Bu adaletsizliğe Hz. Muhammed itiraz ediyordu. Sık sık “Rab, kulları arasında ayrım yapar mı?” diye düşünüyordu.
Hz. Muhammed, 610 yılında, 40 yaşında iken Nur Dağı, Hira Mağarası’nda huşu içinde tevekküle dalmış, düşünür iken, göklerden bir ses geldi. Gaipten gelen ses “İkra” diyordu. “Oku, öğren ve tebliğ et” anlamında bir kelimeydi İkra. Hz. Muhammed çok korktu ama metanetini kaybetmedi. 40 yaşında başlayan bu bağlantı 23 yıl devam etti. Kur’an-ı Kerim ayetleri, 23 yıl içinde Hz. Muhammed’e sıralar halinde indi.
Kur’an-ı Kerim, insanların eşit olduğunu, Allah’ın kulları arasında ayrım yapmadığını söylüyordu. İslam’ın hedefi, insanların aklı ile vicdanlarını evlendirme esasına dayanıyordu. Tüm insanlarda olan vicdan, Allah’ın sesi idi ve her şartta inatla doğru olanı söylüyordu. Vicdanının sesini duyan ve bu sese uyan bir insan kötü insan olamazdı. Hz. Muhammed 63 yaşında vefat ettiğinde, eşitlik ve iyilik üzerine inşa edilen İslam dini tutmuş idi.
23 yılda inen İslam dininin ayetleri insanlığa indiğinde, derilere, tahtalara, kemiklere yazılıyordu. Hafızası güçlü olanlarca da ezberleniyordu. İslam dinine direnen, karşı çıkanlar elbette vardı. Hz. Muhammed’in ölümünden sonra yeni dinin liderlik makamı olan Halifelik için amansız bir mücadele yaşandı.
İlk Halife, Hz. Muhammed’in kayınpederi olan Ebubekir oldu. Hz. Ebubekir bir suikast sonucu öldürüldü. Yerine Hz. Ömer geçti ve ikinci Halife oldu. Hz. Ömer, o güne kadar deri, tahta, kemikler üzerinde yazılı olan Kur’an-ı Kerim ayetlerini toparlayarak bir kitap hâline getirdi. Kur’an-ı Kerim iki adet yazılabildi. Kitabın birisi Mekke - Kâbe’de bırakıldı. İkinci kitap da zamanın Bizans İmparatoru olan Heraklius’a sunulmak üzere Costantinepolis’e gönderildi.
Hz. Ömer ölünce yerine Hz. Osman halife oldu. Hz. Osman da vefat edince, Halifelik makamına Hz. Muhammed’in damadı olan Hz. Ali geçti. Halife Osman’ın ekibinde bulunan Muaviye, Hz. Ali ve ailesine düşmandı. Sonuçları günümüze kadar ulaşan bazı kanlı olaylardan sonra Muaviye İslam Halifesi oldu. Yıl 660 idi.
Muaviye ailesinin saltanatı 750 yılına kadar devam etti. Muaviye ailesinin hüküm sürdüğü 90 yıl boyunca Kur’an-ı Kerim içine birçok fitne, ayet adı altında ilave edildi. İslam dininin ruhu ıskalandı ve İslam dinine şekilci birçok kural kondu. Muaviye ailesinin bir tek hedefi vardı, o da iktidarlarının devamı idi.
Bu hal daha önceki Yahudi ve Hristiyan dinlerinin başına da gelmiş idi. Her üç semavi din de arındırılarak asıllarına dönüştürülmelidir. Tüm dinler barış ve huzurun sağlanması için inmişlerdir.
21. Asırdayız, atomu parçaladık, yapay zekâyı yaptık, uzaya el attık ama hâlâ birbirimizle geçinemiyor ve birbirimizi sevmiyoruz. Hatta birbirimizi yok etmek için elimizden geleni yapıyoruz. Son olaylar olan Gazze Şeridi’ndeki soykırım ve İsrail - İran savaşı birer din savaşıdır.
Daha önce de, 1096 - 1291 yılları arasında 9 büyük Haçlı seferi yapılmış, milyonlarca insan katledilmiş idi. "Benim dinim senin dinini döver" düşüncesi 21. Asrın insanına yakışmıyor. Kimse kimsenin efendisi değildir. Kimse kimsenin kölesi de değildir.
Bazı insanlar daha akıllı, daha beceriklidir. Tamam... Bunu kabul ediyoruz ve bu farklılık da doğanın bir cilvesidir. Hepimiz kardeşiz ve bu dünyada belirli bir zaman diliminde misafiriz. Çocukluğumuzu ve yaşlılığımızı çıkarırsak, dünyadan zevk aldığımız zaman dilimi o kadar az ki, sanki kelebek hayatı yaşıyoruz. Biraz hoşgörü ile mavi gezegenimizi cennete çevirebiliriz. Nedir bu birbirimizden çektiğimiz? Biraz hoşgörü, biraz empati ile birçok sorunumuzun çözümünü bulabiliriz... Ama, bu kadar basit bir şeyi bile yapamıyoruz. Çok şey mi istiyorum?