Bu konuda ünlü tarihçi Bayan Georgina Max Müller'in 1897'de yayınlanmış "İstanbul'dan Mektuplar" eserinde şöyle yazmaktadır: "Mektepte okurken, bize Müslümanların vahşi, hele Türklerin büsbütün gaddar olduğu öğretilmişti. Onun için, Dışişleri Bakanlığında memur plan oğlumun İstanbul'a tayin edildiği haberini alınca, çok korktum ve üzüldüm. Oğlum İstanbul'a gidince, kocam Prof. Müller'le birlikte, onu ziyarete karar verdik. Kocam tarihî hadiseler üzerinde araştırmalar yapan meşhur bir kimse idi. O, benim kadar Türklerden korkmuyordu ve bu tarihî yerlerde bazı araştırmalar yapmak istiyordu. Nihayet, İstanbul'a geldik. İstanbul'un latif manzarası, üzerimizde çok hoş bir tesir yaptı. Fakat, asıl bizi şaşırtan, kendileri ile temas ettiğimiz Müslümanlar oldu. Bunlar son derece nazik, son derece kibar, son derece medeni insanlardı. İstanbul'un kalabalık sokaklarından geçerken, bir cami ziyaret ederken, Bizans eserlerini gezerken, herhangi bir korku veya tehlike düşüncesi aklımızdan geçmedi. Bütün tesadüf ettiklerimiz, bize son derecede dost davrandılar. Başka bir dinden olmamız, onların üzerinde fena bir tesir yapmadı. Onlar, diğer dinlere de kendi dinleri kadar hürmet ediyorlardı. Bunları gördükçe, bize yanlış bilgi ve terbiye verenlere ne kadar kızıyordum. Bize öğretildiğinin tam aksine, onlar İsa aleyhisselâmdan nefret etmiyorlar, Ona da, Peygamber olarak inanıyorlardı. Bizim ayinlerimize müdahale etmiyor, ibadetlerimizle alay etmiyorlardı. Bize, bir insan olarak hürmet ediyorlar, bizim, Müslümanları şeytana uymuş olarak görmemize mukabil, onlar dinimize karşı, en ufak bir fena kelime kullanmıyorlardı.

Fezleke-i târîh-i Osmânîde ve Abdurrahman Şeref Bey'in Tarih-i Devlet-i Osmâniyyesinde deniyor ki: "Dârüsse'âde ağası iken emekli olan Sünbül Ağa Mısır'a giderken, gemisi Rodos açıklarında, Malta korsanları tarafından basılıp, ağa şehid edildi. Venedik gemileri Mora'ya asker çıkarıp çocuk ve kadın demeden, binlerce Müslümanı öldürdü. Onsekizinci padişah Sultan İbrahim Han, çok merhametli idi. Hıristiyanların bu katliamını işitince pek üzüldü. Bunlara karşılık olarak, Osmanlı idaresinde bulunan Hıristiyanlara kısas yapılmasını, öldürülmelerini emir ve ferman eyledi. O zamanda Şeyhülislâm olan Ebüs-Sa'îd Efendi, padişahın huzuruna çıkarak, böyle bir kararın ve haksız yere insan öldürmenin İslâm dinine aykırı olduğunu bildirdi. Sultan İbrahim Han, bütün Osmanlı sultanları gibi, İslâm dinine ve Allahü teâiânın kitabına çok bağlı olduğu için, bu nasihati kabul ederek, kararından vazgeçti..."

İşte İslâm dîni budur. Müslüman din adamları, Hıristiyanları ölümden kurtarırken, Hıristiyan papalar, patrikler, papazlar, dünyayı Müslümanları öldürmeye davet ediyorlardı! Bir de, küstahça karşımıza çıkarak, İslâm dininin vahşet dini olduğunu iddiaya kalkışıyorlar ve İsa aleyhis- selâm, "Sağ yanağınıza tokat atan kimseye sol yanağınızı da çevirin" buyurdu demekten de utanmıyorlar... İngilizlerle Yahudiler, yalanlarla, iftiralarla ve para, mevki vadederek, Müslüman evlatlarını aldatıp, Osmanlı devletini yıktılar. Gençler arasına dinsizlik modasını yaydılar. Kadınların, kızların açık gezmelerine, fuhşa, içkiye, ahlaksızlığa, dinsizliğe, ilericilik dediler. İslâm âlimlerini, İslâm bilgilerini yok ettiler. İngiliz casusları, masonlar din adamı şekline girerek, İslâm'ın güzel ahlakını, ibadetleri bozdular. İslâmiyet gitti, yalnız adı kaldı. İttihatçılar zamanında, kanun yapanlar, beyler, paşalar da, İslâm düşmanı oldu! İslâmî yıkıcı kanunlar çıkardılar. Dine, imana bağlılık, suç oldu. Birçok Müslümanı astılar, kestiler, dinin emirlerini yaymaya, haramlardan sakınmaya bölücülük denildi. Emr-i ma'rûf yapanlara, yani İslâmiyet'i doğru olarak söyleyenlere, yazanlara, devlet, rejim düşmanı denildi.