Birçok ortamda insanların övünerek kendilerinden bahsettiklerine, hatta bir meydan okuma edasıyla “Ben buyum!” diyerek muhataba kapıyı kapattıklarına şahit oluyoruz.

“Ben buyum!” ne demek? Böyle bir şey olabilir mi? İnsan; bir durağanlık, bir olmuş-bitmişlik midir ki, kendisini böyle bir kalıba sığdırsın? Ne kadar sevimsiz bir durum değil mi!

Bu aynı zamanda, özünde bencil ve geçimsiz olan insanların, değişime direnişlerini meşrulaştırmak için ağzına doladıkları bir cümle...

Oysa varoluşumuzun en temel gayesi, “tekâmül-olgunlaşma” denen o muazzam yolculuktur. Gelişim, bu yolculuğun motorudur. “Ben buyum!” diyen insan, aslında bu dinamik yasaya karşı çıkmakta, adeta “Ben burada olmaktan memnunum, daha iyisi için yorulmaya gerek duymuyorum.” demektedir.

Bu duruş, bir konfor alanı yaratma çabasıdır. Ancak bu konfor, zamanla ruhu daraltan bir kafese dönüşür. Her eleştiriye savunmacı bir tavırla “Bu benim tarzım, ben böyleyim.” deme hali, durağanlığın bir yansımasıdır.

Toplum tarafından sorun olarak kabul edilen şeyleri dahi bir özgünlük-özgünlük maskesi arkasına gizleyerek sorumluluktan kaçmaktır.

Peki, insan olduğu yerde durarak, yerinde sayarak nereye varabilir?

Hiçbir yere varamaz. Çünkü insan tıpkı bir nehir gibidir, akmalıdır. Hiç durmamalıdır. Durduğu an, tıpkı durgun bir su gibi kokuşmaya başlar.

“Ben buyum!” diyen insan, var olan kısıtlı kapasitesini nihai kimlik olarak kabul eden, bu haliyle tekâmül yolculuğuna mühür vuran ve bunu başkalarına da kabullendirmeye çalışan insandır. Bu tavır, aslında başkaca durumların/halin dışavurumudur.

Birincisi; “Ben buyum!” diyen insan, öncelikle egosuna boyun eğen insandır. Ego ise insanı sürekli olarak haklı, değerli ve üstün gösteren, bunun için de değişime kapalı tutmaya çalışan ilkel bir yapıdır. Ego, her türlü eleştiriyi bir saldırı olarak algılar ve hemen “Ben buyum!” duvarını örer. Değişim, bu insanlar için bir eksiklik itirafıdır ve bu onlara acı verir.

Oysa dünya hızla değişirken, bilgi katlanarak artarken, egosunun esiri olan bu insanlar, sadece kendi gelişimini değil, başkalarının gelişimini de baltalamaktadır. Özetle egonun sesi, tekâmülün sesini bastırmaktadır.

İkincisi; “Ben buyum!” diyen insan, aslında ezberlediği bir reçeteye göre yaşamaya alıştığını itiraf etmektedir. Bu insanlar; kendi düşünce, yargı ve yaşam tarzını oluşturmak yerine çevreden aldıkları hazır kalıplarla yaşarlar. Hayatlarının akışını sorgulanmamış, basmakalıp reçetelere göre belirlerler.

Örneğin; sadece o dönem popüler olduğu için ait olmadığı bir yaşam tarzını benimseyen, sürekli aynı siyasi görüşü ya da aynı tüketim alışkanlığını savunan birini düşünelim. Ona farklı bir bakış açısı sunduğunuzda alacağınız tepki, bu ezberin konforunu terk etmeyi reddeden bir “Ben buyum!” ikazı olacaktır.

Üçüncüsü; “Ben buyum!” diyen insan, birilerini taklit eden insandır. Özellikle sosyal medyanın yarattığı görünürlük kültüründe, taklitçilik yaygın bir salgın halini aldığından, insanlar artık taklit ettiği kişinin-figürün tarzını kendi özgün kimliği sanıyorlar. Aslında “Ben buyum!” derken, “Ben falan kişinin kopyasıyım ve kopya olmaktan memnunum.” demek istiyorlar. İşte eleştirdiğinizde incinen, bu taklit ettiği karakterin kimliğidir, kendi kimliği-kişiliği değil.

Sonuç olarak, “Ben buyum!” demek; bireysel farkındalık, gelişim, olgunlaşma ve bilinçlenme yolunda atılacak adımlara set çekmektir. Oysa insan olmanın gereği, bir oluş-değişim-gelişim hali içinde bulunmaktır. Sürekli yenilenmek, öğrenmek ve dünden daha iyi bir “ben” olmaya çalışmaktır.  

Tekâmül, bir varış noktası değil sonsuz bir yolculuktur. Kibri ve durağanlığı hayat felsefesi haline getirenler, ne yazık ki kendi potansiyellerine ihanet etmekte ve hayatın onlara sunduğu tüm imkanları-fırsatları elinin tersiyle itmektedirler.

Sizce de öyle değil mi?

08.10. 2025