Avrupa, 19. asırdan itibaren Türkiye topraklarında birçok misyoner okulu açarak Osmanlı topraklarında yaşayan etnik grupları yanlarına çekme politikaları uyguladı...
İlk misyoner okulu 1834 yılında Beyoğlu'nda açıldı.
Hedef, Rum, Bulgar, Ermeni ve Yahudi çocukları idi.
Rumlar, genellikle mimarlık, taverna, meyhane, restoran, kafe gibi sektörlerde çalışıyorlardı.
Ermeniler, genellikle inşaat, el sanatları, ticaret ve lokanta işlerinde çalışıyorlardı.
Yahudiler ise bankerlik ve ticaret işleri ile uğraşıyorlardı.
Rum, Ermeni, Yahudi ve Bulgar kökenli Osmanlı vatandaşları, 1789 Fransız Devrimi'nden etkilenerek, özgürlük, kardeşlik, eşitlik ve demokrasi maskesi ile Osmanlı Devleti'nde ayrımcılık girişimlerine başladılar.
Bu isteklere Batı destek veriyordu.
Türk kökenli Osmanlı vatandaşları ise yönetimde, orduda ve tarım işlerinde çalışıyorlardı.
Böyle bir ortamda 1863 yılında İstanbul Boğaziçi'nde, Bebek sırtlarında Robert Koleji kuruldu.
Robert Koleji de 1971 yılında "Boğaziçi Üniversitesi" adı altında üniversiteye dönüştü.
Robert Koleji’nin Bebek sırtlarında inşa edilmesinin bir mantığı vardı.
1453 yılında Konstantinopolis şehrini almak isteyen Sultan II. Mehmet, ordusunun ortağını Bebek sırtlarında kurmuştu.
Rumeli Hisarı da bu civarda inşa edilmişti.
Batı, İstanbul, Balkanlar ve Anadolu’nun Türklerin elinde olmasını bir türlü içlerine sindiremiyordu.
Savaş içeriden kazanılırdı.
Bunun için de Osmanlı topraklarında Hristiyan misyoner okulları açılması gerekiyordu.
Öyle de yapıldı.
Osmanlı topraklarındaki Amerikan misyoner okullarının sayısı 20. asrın başında 600’ün üzerine çıktı.
93 Harbi’nden sonra Rusların isteği ile 1878 yılında Bulgaristan bağımsızlığını kazandı.
Yeni kurulan Bulgaristan’ın ilk Başbakanı olan kişi, Robert Koleji mezunu idi.
Sonraki yıllarda Türk aileleri de çocuklarını misyoner okullarına göndermeye başladılar.
Çünkü aileler çocuklarının bir Batı lisanını öğrenmesini istiyorlardı.
Bu aileler için dünya Avrupa’dan ibaretti.
Misyoner okulu mezunları bürokraside, ticarette, velhasıl hayata bir adım önde başlıyorlardı.
Robert Koleji’nden sonra Fransız, İngiliz, Alman, İtalyan misyoner okulları da açıldı ülkemizde.
Misyoner okullarının mevcudiyeti Batı’nın dayatması ile 1923 yılında Cumhuriyet kurulduktan sonra da devam etti.

Günümüze gelirsek:
Bugün Türkiye’de en çok misyoner okulu olan devlet Fransa’dır.
İstanbul’da sekiz, Ankara’da bir, İzmir’de dört olmak üzere toplam on üç Fransız misyoner okulu halen ülkemizde faaliyet göstermektedir.
Misyoner okulları öncelikli olarak kendi lisan ve kültürlerini öğretirler.
Türk kültürünü aşağılarlar.
Biz bunun pek farkında değilizdir.
Fransız misyoner okullarından mezun olanlara “Frankofon” deniyor.
Frankofon, akıcı şekilde Fransızca konuşan ve Fransız kültürüne sıcak bakan insan demektir.
İnsan hangi dili daha fazla konuşuyorsa, genellikle o dil ile düşünür...
Fransızca dili ile eğitim veren Fransız kolejlerinin dışında Galatasaray Lisesi de Fransızca eğitim veriyor.
Ayrıca 1994 yılında kurulan Galatasaray Üniversitesi de Fransızca eğitim veriyor.
Dünyamız son günlerde yeni bir yapılanmanın eşiğinde bulunuyor...
Biz, 450 milyon nüfuslu Avrupa ile 350 milyonluk ABD’yi öne çıkarırken, 1,4 milyar nüfuslu Çin ile 1,5 milyar nüfuslu Hindistan’ı ıskalıyoruz.
Son Antalya Diplomasi Forumu’nda, 1 milyar nüfusa sahip üçüncü bir Dünya’yı hesaba katmıyoruz.
Son 200 yıl sanki dünya yalnız Avrupa’dan ibaretmiş gibi davrandık.
Bu halimizin böyle olması, ülkemizdeki misyoner okullarından kaynaklanıyor olabilir...
Misyoner okulu mezunu bir kişi, en az bir Batı lisanını bildiği için bürokraside önü açılıyor ve bürokrasi piramidinin tepesine kadar çıkabiliyor.
Yukarıda yazdığım gibi Avrupa’da yaşlı 450 milyon insan yaşıyor.
Son yıllarda Avrupa’da doğum oranı da çok düşük hale geldi.
Avrupa, özgürlük adı altında, ürünü olmayan eşcinsel evlilikleri teşvik ediyor.
Bilhassa bu yaklaşım Fransa’da çok yaygın.
Böyle giderse 50-60 yıl sonra Avrupa’nın nüfusu 100-150 milyona inecek.
Nüfusu azalan bir Avrupa da ideal bir pazar olmaktan çıkar.
Bunun için, bugüne kadar kör gözle baktığımız Avrupa dışındaki dünyaya daha dikkatli bakmak zorundayız.
Ayrıca Avrupa’nın aksine doğal evliliği ve doğumu teşvik etmeliyiz.
Çocuklarımızı çağın bilgileri ile donatmak zorundayız.
Bilginin ürüne dönüştürülmesi konusunda da elimizden geleni yapmalıyız.
Ayrıca insanlarımızı vefa ve dostluk konusunda da eğitmeliyiz.
Geçen gün Akyaka’da Hüseyin Ülkü arkadaşımın önderliğinde emekli harita mühendislerine bir yemek verilmiş.
70 yıllık meslektaşım ve arkadaşım Hüseyin Ülkü bana bir telefon edip yemeğe davet etmedi.
Yemekten sonra böyle bir yemek olduğunu tesadüfen öğrendim.
Hadi, Hüseyin Ülkü arkadaşım beni davet etmeyi unuttu, yemeğe katılan diğer meslektaşlarımın aklına gelmedi mi, davet edilmediğim?
Adeta sözün bittiği yerdeyiz.
Vefa, insanı insan yapan en büyük haslettir.
Yeni teknolojiler ne kadar önemliyse, vefalı olmak da o kadar önemlidir.
Yeni dünya düzenine başka türlü konsantre olamayız.
Avrupa’dan ve vefasız insanlarımızdan bize fayda yok artık.
Çünkü vefasızlığı sevgisizlik besliyor.
Avrupa batan güneş iken, Türkiye doğan güneştir.
Doğan güneşe gölge olmayalım.