Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu günden beri terör tehdidi altındadır.

1970’li yıllarda ASALA terör örgütü canımızı çok yaktı.

Sonra ASALA hız kesti, yerine PKK geçti.

"Dostuna yakın ol, düşmanına daha yakın ol" prensibi ile hareket eden bir can düşmanı ile karşı karşıyayız.

1960, 1971, 1980, 1997 ve 2016 darbeleri de birer terör faaliyetleri idi.

Türkiye, 1960 yılından beri dost sandığımız ve NATO müttefikimiz olan ABD ile mücadele ediyor…

Biz hala terör örgütü PKK ile mücadele ettiğimizi sanıyoruz.

PKK’da devamlı ad değiştirerek adeta bizi aptal yerine koyduğunu sanıyor.

PKK, bu ad değiştirmelerini arkasına saklandığı ABD'nin önerisi ile yapmaktadır.

Darbelerin arkasında ve bize tasallut olan terör örgütlerinin arkasında da müttefik sandığımız ABD var...

Bu gerçeği görüp, ona göre davranma ve hareket etme zorundayız.

Deve kuşu gibi başımızı toprağa gömerek yaşayamayız.

ABD Demokrasi ile değil "Lobikrasi" ile yönetilen bir devlettir.

ABD'deki en güçlü lobiler Rum, Yahudi ve Ermeni lobileridir.

Bu üç güçlü lobinin Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerinde sinsi emelleri vardır.

Rum lobisi, İstanbul, Trakya, Marmara ve Ege bölgesini kapsayan "Büyük Yunanistan" peşindedir.

Ermeni lobisi ise, Ağrı Dağı, Van gölü, Erzincan çevresi dahil ve Trabzon'dan denize cephesi olan "Büyük Ermenistan" peşindedir.

Hatta, büyük Ermenistan haritası, Ermeni Anayasasında yerini bile almıştır.

Yahudi lobisi de, Kapadokya, Çukurova ve Güney Doğu Anadolu Bölgemizi içine alan vad edilmiş toprakları kapsayan "Büyük İsrail" peşindedir.

ABD ve ABD'yi yöneten Yahudi, Ermeni ve Rum lobileri bu üç büyük hedefe ulaşmak için PKK ve türevleri olan terör örgütlerini inatla desteklemekte ve kullanmaktadırlar.

Yahudi lobisi de, Kürtleri "Siz bizim kaybolmuş 13. kavmimizsiniz" diyerek aldatmaktadır.

Gazze savaşı, İsrail'in vad edilmiş topraklar peşinde olduğunu göstermiştir.

İsrail Başbakanı Netanyahu’da bu hedeflerini açıkça söylemekten de çekinmemiştir.

Yahudi lobisi başarıya ulaşır ise, Ermeni ve Rum lobileri de gaza basacaklardır.

Bizi de, Sevr haritasında gösterilen coğrafyaya hapsedeceklerdir…

Tüm bu gerçekler göz önünde iken, karşımızdaki düşmanı basit bir terör örgütü gibi görmek, büyük bir hatadır.

Türkiye Cumhuriyeti, ABD ile resmen 1946 yılından beri savaşıyor.

Ama bu gerçeği 2016 yılına kadar da kör gözle bakma gafletini, biz gösterdik.

Huzur ve barış içinde yaşamak istiyor isek, savunma sanayii konusunda çok hassas olmak durumundayız.

İçimizde savunma sanayiini eleştirenler bulunuyor.

Osmanlı Devleti’nin son yıllarında da "ABD mandası olmanız gerekiyor. Başka çaremiz yok" diyenler de vardı.

İnsan ister istemez, savunma sanayimize karşı çıkanların" mandacı kişilerin torunları mı acaba?" diye düşünüyor insan.

Halbuki, savunma sanayiinde iddialı bir konuma gelmek hayati bir konudur.

1964 yılında ABD Başkanı Johson'un mektubundan beri ABD bize resmen silah ambargosu uyguluyor.

ABD, parası ile aldığımız silahları bile nerede kullanıp kullanmayacağımıza karar verme hakkını kendisinde görüyor.

Hiç bir devlete ihtiyaç duymadan, kendi ihtiyacımız olan savunma silâhlarımızı kendimiz üretmeliyiz.

Bunu yapamaz isek, çok acılar çekeriz.

Faturası da çocuklarımıza çıkar.

Gazze savaşı bu gerçeği tüm açıklığı ile bize gösterdi.

Savunma sanayimize karşı çıkan politikacı ve medya mensuplarını da, bu ülkenin en büyük düşmanları olarak görmek zorundayız....

Savunma sanayimize karşı çıkanlar ABD ve AB'nin kahredici silahlar üretmelerine hiç ses çıkarmıyorlar.

Bu yaklaşıma akıl tutulması demek bile azdır...

"Var olmak veya yok olmak", tehlikesi ile çoluk çocuk karşı karşıyayız.

Bu işin, patronu yoktur.

Ya bu deveyi güdeceğiz, ya güdeceğiz...